Tarih, bazen kalemle değil, karda bırakılan kanlı izlerle yazılır. 1984 yılının o soğuk Aralık ayı, Bulgaristan Türkleri için sadece bir mevsim değişikliği değil, bir halkın varlık yokluk imtiyazının test edildiği karanlık bir tünelin başlangıcıydı. Jivkov rejiminin "Soya Dönüş Süreci" adı altında başlattığı asimilasyon kasırgası, Türklerin isimlerini, dillerini ve inançlarını ellerinden almayı hedefliyordu. Ancak rejim, hesaba katmadığı bir gerçekle karşılaştı: İnsan onuru, tank paletinden daha serttir.
Mleçino: Sessizliğin Bozulduğu Yer (24 Aralık 1984)
Her şey Eğridere’nin (Ardino) sessiz ve vakur köyü Mleçino’da başladı. 24 Aralık sabahı, asimilasyon memurları ve milisler köye girdiğinde karşılarında boyun eğmiş bir kitle değil, binlerce kişilik bir irade buldular. Mleçino, direnişin ilk kıvılcımıydı. Köylüler meydanda toplandı; "İsimlerimizi vermeyeceğiz!" haykırışı, Balkanlar'ın soğuk rüzgârına karıştı. Bu barışçıl ama kararlı duruş, totaliter rejimin "gönüllü isim değiştirme" yalanını daha ilk günden yerle bir etti.
Kirkovo ve Mogilyane: Masumiyetin Şehadeti (26 Aralık 1984)
Direniş dalgası Rodoplar’ın kalbine, Kirkovo (Kızılağaç) ve Mogilyane’ye ulaştığında takvimler 26 Aralık’ı gösteriyordu. Rejim, Mleçino’daki sivil itaatsizliği kanla bastırmaya karar vermişti. Mogilyane köyünde açılan ateş sonucu üç can toprağa düştü.
Bunların içinde biri vardı ki, adı bugün hürriyetin eş anlamlısı oldu: 17 aylık Türkan Bebek.
Annesinin kucağında şehit edilen Türkan Bebek, sadece bir kurban değil; bir milletin uğradığı zulmün dünyadaki en somut, en acı ve en unutulmaz kanıtı haline geldi. O gün Kirkovo’da dökülen kan, asimilasyon fermanını imzalayanların vicdanına (eğer varsa) kazınan ebedi bir utanç damgasıydı.
Yablanovo:
Kuşatılmış Bir Kalenin Destanı (19 Ocak 1985)
Kıvılcım güneyden kuzeye sıçradı.
19 Ocak 1985’te Yablanovo (Alvanlar) halkı, köylerini bir kaleye dönüştürdü. Yollar barikatlarla kesildi, tütün işçileri meydanlarda nöbete durdu. Rejim buraya sadece polis değil, zırhlı birlikler ve özel kuvvetler gönderdi. Günlerce süren kuşatma boyunca Yablanovo halkı, açlığa ve dondurucu soğuğa rağmen geri adım atmadı. İşkencehanelere dönen okul binaları ve ağır hapis cezaları bile bu "Deliorman iradesini" kıramadı. Yablanovo, bir köyün devlete karşı değil, bir halkın haysiyetsizliğe karşı duruşunun sembolü oldu.
Silistre, Razgrad ve Şumnu: Kuzeyin Çelik İradesi
Olaylar sadece belirli köylerle sınırlı kalmadı. Silistre, Razgrad ve Şumnu hattında Türk nüfusu, adeta bir vücudun azaları gibi aynı anda tepki verdi.
* Haberleşme Ağı: Telefonların kesildiği, yolların tutulduğu bir ortamda Türkler; cami kandilleriyle, tepelerde yakılan ateşlerle ve elden ele dolaşan notlarla örgütlendiler.
* Kültürel Savunma: İsim listeleri silah zoruyla imzalatılırken, anneler çocuklarının kulağına "Senin adın Mehmet, senin adın Ayşe; sakın unutma!" diye fısıldayarak manevi bir barikat kurdular.
* Mezar Taşları: Rejim, ölülerin bile Türk isimlerini silmeye kalktığında, halk gece yarıları mezarlıklara gidip taşları toprağa gömerek tarihlerini sakladı.
Belene ve Ötesi: Direnişin Bedeli
Bu dik duruşun bedeli ağır oldu. Direnişin öncüleri, aydınlar, öğretmenler ve din görevlileri Tuna Nehri üzerindeki meşhur Belene Ölüm Kampı’na gönderildi. Belene, bir halkın kimliğini yok etme laboratuvarı olarak tasarlandı; ancak oradaki her mahkûm, dışarıdaki milyonlar için birer meşale oldu.
1989’a Giden Yolun Taşları
1984-85 kışında karda açan bu direniş çiçekleri, 1989’daki "Büyük Göç"ün ve nihayetinde Jivkov rejiminin devrilmesinin en büyük itici gücüydü. Eğer o gün Mleçino’da, Kirkovo’da, Yablanovo’da o sesler yükselmeseydi; dünya, demir perdenin ardındaki bu insanlık dramından haberdar olmayacaktı.
Bugün bizlere düşen görev, sadece bu tarihleri anmak değil; Türkan Bebek’in yarım kalan ismini, Yablanovo’nun sarsılmaz iradesini ve Silistre’nin sessiz çığlığını gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü unutulan zulüm, tekrarlanmaya mahkûmdur.
Ruhları şad olsun.




