Tarih, sadece kazananların yazdığı bir destan değil; bazen de üzeri örtülen suçların, toprak altına itilen feryatların sabırla beklediği bir mahkemedir. Bulgaristan’ın son yüz yılına baktığımızda, bu mahkemenin hükmünü şimdi verdiğini görüyoruz. Sofya sokaklarında bugün yankılanan sessizlik, geçmişte o sokaklarda dökülen kanların gürültülü bir cevabıdır.
Bulgaristan tarihi, ne yazık ki kendi evlatlarını yiyen bir canavarın hikayesine benzer. Bu hikâye, modern Bulgaristan’ın kurucularından Stefan Stambolov’un 1895’te Sofya’nın göbeğinde vahşice, satırlarla doğranarak öldürülmesiyle başlar. Kendi kurucusuna tahammül edemeyen bir siyasi iklim, geleceğin nasıl şekilleneceğinin de habercisiydi.
Ardından gelen yıllar, bu vahşeti bir geleneğe dönüştürdü. Köylü hareketinin lideri Aleksandır Stamboliyski’nin 1923’teki sonu, Stambolov’u aratmayacak kadar korkunçtu. Kendi ellerini kestiler, kendi mezarını kazdırdılar. Bu cinayetler münferit değildi; ardı arkası kesilmeyen bir "insan avı"nın, muhalifi yok etme kültürünün ilk halkalarıydı.
1934 darbesiyle sıkılan vidalar, 1944-45’te Komünistlerin iktidara gelişiyle tamamen koptu. O dönem kurulan "Halk Mahkemeleri", tarihin gördüğü en büyük entelektüel kıyımlardan birine sahne oldu. Sadece siyasetçiler değil; yazarlar, düşünürler, ülkenin "beyin takımı" mahkemesiz infazlarla, toplama kamplarında birer birer yok edildi. Bulgaristan, kendi başını kesmişti.
Ancak bu "temizlik" hırsı, ideolojik düşmanlar bitince durmadı. Bu sefer namlu, etnik kimliklere döndü. 1970’lerde ve 80’lerde rejim, gözünü bu toprakların kadim unsuru olan Türklere ve Müslümanlara dikti. İsimleri zorla değiştirildi, dilleri yasaklandı, ibadetleri suç sayıldı.
Ve takvimler 1989’u gösterdiğinde, o utanç verici "Büyük Göç" yaşandı. İnsanlar, yüzyıllardır yaşadıkları vatanlarından, evlerinden, tarlalarından koparılıp sınır dışı edildi. Kışın ortasında yollara dökülen yüz binlerce Türk, aslında Bulgaristan’ın son bereketini de yanlarında götürüyordu.
İşte büyük trajedi burada düğümleniyor.
Tüm bu katliamları, bu insan avlarını yapanlar, o dönemde ne yargılandılar ne de cezalandırıldılar. Stambolov’u doğrayanlar, Stamboliyski’yi işkenceyle öldürenler, 44’te aydınları kurşuna dizenler ve 89’da Türkleri kovanlar... Hepsi yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını sandı.
Fakat tarih, intikamını soğuk ve zamana yayarak alır.
Bugün Bulgaristan’a baktığımızda ne görüyoruz? Terk edilmiş köyler, kapanan okullar ve Avrupa’nın en hızlı eriyen nüfusu. O günlerde muhalifleri, aydınları ve Türkleri ülkeden süren zihniyet, farkında olmadan ülkenin geleceğini de sürgün etti.
O "insan avı" bitti ama şimdi ülkede "insan" kalmadı. 1989’da Türkleri kovan devlet, bugün kendi gençlerini tutamıyor. Genç Bulgar nesli, dedelerinin inşa ettiği bu kanlı ve karanlık mirasta yaşamak istemiyor; akın akın Avrupa’ya kaçıyor. Ülke, adeta bir huzurevine dönüştü.
Zamanında adaletin terazisini bozanlar, bugün demografik bir çöküşle yargılanıyor. Entelektüel birikimi yok etmenin, çalışkan nüfusu (Türkleri) kovmanın bedeli, ıssızlaşan bir vatan olarak geri döndü.
Evet, o katiller mahkemelerde yargılanmadı. Ama Bulgaristan devleti, tarih önünde en ağır cezaya çarptırıldı: Yalnızlık ve yok oluş.
Bu, coğrafyanın kaderi değil; işlenen suçların ve cezasızlığın kaçınılmaz matematiğidir. Ve görünen o ki, bu fatura daha uzun yıllar ödenmeye devam edecek.
