
Îman, sadece kalbin kuytu köşelerinde saklı kalan soyut bir inanç değil; hayatın her zerresine nüfûz etmesi gereken kuşatıcı bir "ahlâk nizamı"dır. İbadetin camiye, ticaretin çarşıya, ahlâkın ise raflardaki kitaplara hapsedildiği bu çağda; asıl mesele, değerlerimizin hayatın her köşesinde ne kadar vücut bulduğudur." İmanın bir iddia olmaktan çıkıp bir inşâ hareketine dönüştüğü o ince çizgiyi anlamak, müminin asıl yolculuğudur. Çünkü iman, sadece kalpte saklanan sönük bir kandil değil; değdiği her uzvu aydınlatan, temas ettiği her ilişkiyi onaran ve girdiği her kapıyı huzura açan bir "iklim"dir.
1. Dilin ve Gözün İbadeti: Zikir, İffet ve Hayâ
İman önce dile düşer; ancak bu, kuru bir beyandan ibaret değildir. Kelimeler sıradan birer ses olmaktan çıkıp şükre ve zikre dönüştüğünde, iman dilimize yansımış demektir. Kur’an-ı Kerim’de, "Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler" (Mü’minûn, 3) buyurularak dilin imandaki yeri tayin edilmiştir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.), kalbin dürüstlüğünü dilin dürüstlüğüne bağlayarak imanın sağlamlığının dildeki muhafazayla ölçüleceğini bildirmiştir.
Göz ise rûhun dünyaya açılan penceresidir. İman göze değdiğinde; bakış artık sadece "görmek" için değil, eşyadaki hikmeti okumak, ibret almak ve iffeti korumak içindir. Nûr Sûresi’nde müminlerin bakışlarını sakınmalarının emredilmesi, iffet ve hayânın inancın en somut dışavurumu olduğunu gösterir. Hz. Osman’ın (r.a.) o meşhur hayâsı, imanın gözdeki tecellisinden başka neydi ki? Hayâ imanın süsüdür; o gittiğinde geriye sadece ruhsuz bir bilgi yığını kalır.
2. Akıl ve Kalp: Tefekkürden Muhabbete
İman akla vurduğunda, kuru bir mantık yürütmenin ötesine geçerek derin bir tefekküre dönüşür. Zihin, "neden" ve "nasıl" sorularını Yaradan’ın sanatı üzerinde derinleştirerek kâinattaki her zerrede O’nun imzasını okumaya başlar. İmam Gazâlî’nin, "Rabbini bilmeyen akıl, karanlıkta yolunu arayan kör gibidir" tespiti ve bir saatlik tefekkürü bir senelik nâfile ibadetten hayırlı görmesi, imanın "tahkîkî" hale gelme zaruretini vurgular.
Aynı iman gönle indiğinde ise oradaki kibri ve hasedi temizleyerek yerine samimiyeti (ihlâsı) koyar. Samimiyet, kişinin özüyle sözünün bir olması; imanın yüzünde bir tebessüm, kalbinde bir merhamet ocağı olarak filizlenmesidir. Bu ahlâk, aileye sevgi ve şefkat olarak yayılır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, "Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkı en güzel olanıdır" hadisi uyarınca, sevgi imanın ev içindeki lisanıdır. Eğer bir hanede huzur ve merhamet yoksa, imanın o eve yansımasında kalın bir perde var demektir.
3. Cemiyet ve Ticaret: İmanın En Büyük Sınavı
İmanın en çetin sınavı; seccadenin dışına çıkıp çarşıya, pazara, iş hayatına ve komşuluktan arkadaşlığa kadar tüm sosyal münasebetlere karıştığı andır. İnanç ticarete yansıdığında; hileye, aldatmaya ve haksız kazanca yer kalmaz. "Kişinin namazına, niyâzına bakmayın; dirhem ve dinarla olan ilişkisine bakın" sözü, dindarlığın iş hayatındaki dürüstlükle tamamlandığını hatırlatır. İmanın ticaretteki adı "güvenilirlik"tir. "Bizi aldatan bizden değildir" uyarısı, kul hakkı ve helâl hassasiyetini imanın merkezine koyar.
İslam âlimi Abdullah b. Mübârek’in, "Haramdan bir kuruşu iade etmeyi, yüz bin dirhem sadaka vermekten daha sevimli" görmesi, gerçek dindarlığın sadece rükû ve secdelerin çokluğuyla değil, kul hakkına ve kamu hakkına riayetle ölçüldüğünü kanıtlar. Dürüst bir tüccarın âhirette şehitlerle müjdelenmesi, imanın tartıdaki adaletle olan sarsılmaz bağına dayanır.
Yaşanan Bir İman
İman, bir kıvılcım gibi kalpte başlar; ancak bir güneş gibi bütün hayatı aydınlatmalıdır. Özetlemek gerekirse; imanımız dilimize yansıdığında zikir ve şükür, gözümüze yansıdığında iffet ve hayâ, yüzümüze yansıdığında tebessüm, aklımıza yansıdığında ise tefekkür olur. Gönlümüze yansıyan iman samimiyete; ailemize yansıyan ise sevgi ve merhamete dönüşür. Ancak o zaman kalpler muhabbetle dolar, haneler huzur bulur.
Eğer inancımız ahlakımıza, işimizdeki doğruluğumuza ve insan ilişkilerimize yön vermiyorsa; kalpteki o kandilin fitilini yeniden ateşlemek, imanımızı gözden geçirme vaktimiz gelmiş demektir.
Unutulmamalıdır ki; gerçek mümin, yürüdüğü yolda "imanının kokusunu" bırakan kişidir ve iman, ancak hayata yansıdığı ölçüde gerçektir.