Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmeler,
tek tek ele alındığında “olağan” gibi görülebilir.
Ancak bu başlıklar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir
Türkiye merkezli, zamana yayılmış bir kuşatma modeli işletilmektedir.
Bu kuşatma klasik yöntemlerle yürütülmemektedir.
Tankla, tüfekle değil;
terör, mezhep, kimlik, ekonomi ve siyaset başlıkları üzerinden
çok katmanlı bir baskı kurulmaktadır.
Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel düzenin çatırdaması,
bölgesel aktörleri yeni denge arayışlarına itmiştir.
Enerji hatları, ticaret yolları ve güvenlik mimarileri yeniden şekillenirken,
Türkiye bu yeni denklemde oyun kurucu bir pozisyona doğru ilerlemektedir.
İşte tam da bu noktada baskı artmaktadır.
Dikkat edilirse;
birbirine ideolojik olarak düşman görünen yapılar,
aynı zaman aralığında,
aynı hedefe yönelmektedir.
Bir yanda etnik temelli örgütler,
diğer yanda mezhep ve din maskesi takmış yapılar…
Sahadaki figüranlar farklıdır ama
senaryonun yazıldığı masa aynıdır.
Bu çerçevede son dönemde,
DAEŞ ve Selefi yapılara dair yapılan uyarılar
sadece güvenlik bürokrasisinden değil,
farklı siyasi ve toplumsal kanallardan da gelmektedir.
Özellikle İYİ Parti Genel Başkan yardımcısı Cenk Özatıcı;
DAEŞ ve radikal Selefi grupların
yeniden hareketlenmesine ilişkin bir programda“Selefi gruplar ve cihatçı yapılara karşı dikkatli olunması gerektiğine dair yaptığı ikazlarda, tehdidin hafife alınamayacak kadar ciddi olduğunu ortaya koymaktadır.”
Bu uyarıların önemi şuradadır:
Konu artık yalnızca iktidar–muhalefet tartışmasının ötesine geçmiş,
devletin güvenlik ekseniyle doğrudan ilgili bir başlık haline gelmiştir.
Aynı şekilde kamuoyunda “Cüpbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, uzun süredir
DAEŞ ve Selefi yapılanmaların
Türkiye’yi hedef alan ideolojik ve operasyonel yönelimlerine dair yaptığı dikkatli uyarılar da
bu büyük resmin parçasıdır.
Burada önemli olan,
kimlerin uyardığı değil;
neden aynı dönemde uyardığıdır.
Çünkü bu tablo bize şunu göstermektedir:
Tehdit algısı artık tek merkezden değil,
çok farklı alanlardan aynı noktaya işaret edecek şekilde oluşmaktadır.
Bu da meselenin rastlantı olmadığını,
bilakis planlı bir sürecin sahaya yansıması olduğunu göstermektedir.
Terör bu tabloda bir hedef değildir.
Terör, denge bozucu bir araçtır.
Amaç;
Türkiye’nin bölgesel inisiyatiflerini sınırlamak,
Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan etki alanını daraltmak,
Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırmak
ve içeride siyasi–toplumsal fay hatlarını derinleştirmektir.
Bu nedenle mesele yalnızca sınır ötesi operasyonlar ya da güvenlik önlemleriyle açıklanamaz.
Asıl mücadele,
iç dayanıklılık üzerinden yürütülmektedir.
Toplumu kutuplaştırmak,
siyasi aktörleri ortak refleks üretmekten uzaklaştırmak,
devletin uzun vadeli hedeflerini
günlük polemiklerin içine hapsetmek ve toplumu kaosa sürüklemek bu stratejinin doğal parçalarıdır.
Çünkü biliyorlar ki;
Türkiye içeride ne kadar dağınık olursa,
dışarıda o kadar baskıya açık hale gelir.
Bu noktada ihtiyaç duyulan şey;
tek seslilik değil,
temel meselelerde ortak akıldır.
İktidar ve muhalefet elbette rekabet edecektir.
Ancak söz konusu olan
ülkenin jeopolitik geleceği ve güvenliğiyse,
bu rekabetin üstünde bir bilinç geliştirmek zorunludur.
Türkiye bugün sıradan bir dönemden geçmiyor.
Önümüzdeki yıllar,
sadece siyasi iktidarların değil,
devletin yön tayininin belirleneceği bir sürece işaret ediyor.
Bu süreci doğru okumayanlar,
başkalarının yazdığı senaryolarda
rol kapmakla yetinir.
Türkiye’nin buna tahammülü yoktur.
Jeopolitik satrançta hamle yapmayanlar,
başkalarının hamlesine maruz kalır.
Ve bugün Türkiye,
hamle yapma zorunluluğuyla karşı karşıyadır ve gereğini yapmaktadır.




