Günümüzün hızla değişen dünyasında, her gün binlerce bilgiye maruz kalıyoruz.
Ancak bu bilgilerin ne kadarı bizi gerçekten "insan" kılıyor, ne kadarı ruhumuzu besliyor? Geçtiğimiz günlerde rastladığım bir ihtiyarın hikmetli sözleri, aslında kaybettiğimiz o temel pusulayı yeniden hatırlatıyor: Düşünmek, ilimle hemhal olmak ve zamana esir düşmemek.
Amca, "Düşünen insan bir düşünce..." diyerek başlıyor sözlerine. Müslüman’ın veya kendini geliştiren bir insanın "kopya çekmemesi" gerektiğini, kopyacılığın ancak taklitçi bir "papağanlık" olduğunu vurguluyor.
Gerçekten de düşünmek, sancılı bir süreçtir. Bu yüzden amcanın dediği gibi, "Düşünenin düşmanı çoktur; şeytan bile düşünenin düşmanıdır." Çünkü düşünen insan, cehaletin karanlığında kaybolmaz; ticaretinden sağlığına, ahlakından değerlerine kadar her şeyine sahip çıkar.
Sözlerinin devamında ise çok çarpıcı bir benzetme yapıyor: "İlim insanı koz eder, zaman yoz eder." Eğer bir insan ilmini kullanamaz, onu hayatına tatbik etmezse; bir kenara bırakılmış demir gibi "paslana paslana" çürümeye mahkûm olur. Bilgi, sadece zihinde taşınan bir yük değil, eyleme dönüşen bir nur olmalıdır.
Peki, değişen dünya şartları karşısında duruşumuz ne olmalı? Amcanın cevabı net: "Zaman sana uymazsa sakın uyma zamana, sen ilminle amel et dünya uysun sana." Bu, pasif bir bekleyiş değil, aktif bir karakter inşasıdır. Popüler kültürün, geçici heveslerin ve "yozlaştıran" zamanın akıntısına kapılmak yerine; doğrulukla, ilimle ve öz değerlerimizle dimdik durabilmektir.
Unutmayalım ki; "İlim batmayan güneştir."
Eğer biz o güneşin ışığıyla hareket edersek, zaman bizi yozlaştıramaz; aksine biz zamanı ve dünyayı güzelleştirebiliriz.
Tıpkı o bilge amcanın dediği gibi; her birimiz kendi özümüzde o büyük potansiyeli taşımalı ve bilmediğimizi öğrenmekten, öğrendiğimizi yaşamaktan geri durmamalıyız.