Günümüz, iletişim ve teknoloji çağı; dünya artık devasa bir metropol, ülkemiz ise bu mahallenin bir sokağı mesafesinde.
21. yüzyılın bilgi çağında, dünyanın neresinde olursanız olun, yaşanan her olay —ister bir devrim ister bir trajedi— anında tüm insanlığın gözü önüne seriliyor. Ülkemizde her ne kadar baskılarla basın susturulmaya, gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılsa da, insanların haber alma özgürlüğünü ve hakikate ulaşma iradesini hiçbir güç engelleyemez.
Bu bağlamda, ABD ve onun barbar polis teşkilatını kınarken; iğneyi başkasına batırıp çuvaldızı kendimize saklamaktan vazgeçmeliyiz.
Elbette Venezuela Lideri Maduro’nun 70 yaşındaki eşine karşı ABD polisi tarafından uygulanan insanlık dışı şiddete sessiz kalmayalım; bu bir insanlık suçudur. Ancak emperyalizmin tutsağı haline getirilmiş bir lidere ve ailesine gösterdiğimiz bu haklı tepkiyi, kendi topraklarımızdaki mazlumlar için de göstermek bir haysiyet borcudur.
Asıl trajedi tam burada başlıyor: Kendi ülkemizde kadına ve çocuğa karşı sistematik hale gelen şiddeti, sanki ilk kez duyuyormuşuz gibi bir "algı" yönetimiyle karşılamak, toplumsal bir ikiyüzlülüktür. İşkencenin "yerlisi ve millisi" olmaz. Eğer ortada bir insanlık suçu varsa, failin kimliği ya da pasaportu bu suçu hafifletmez.
Daha dün diyebileceğimiz yakın geçmişte, anayasal bir hakkı kullanmak isteyen gençlerimizin kafaları ve kolları sokak ortasında kırılmadı mı? Gezi direnişlerinde yedi fidanımız, kolluk güçlerinin kurşunlarıyla doğrudan hedef alınarak katledilmedi mi? Yasalarla çerçevesi çizilmiş "güvenlik" yetkisi, nasıl oldu da birer infaz aracına dönüştürüldü?
Unutmayalım ki 75 yaşındaki Perihan Pulat, 2018'de bir emperyalist polis tarafından değil, bu Cumhuriyet’in üniformasını taşıyan, liyakatten kopmuş ve bir siyasi partinin militanı haline getirilmiş kişilerce sokak ortasında darp edildi.
Tek suçu iktidarı protesto etmekti. Perihan Pulat 2021'de aramızdan ayrıldı ancak o görüntülerin faili olan polisler, ikiyüzlü hukuk sistemimiz sayesinde cezalandırılmadı. Bu, bir savaş ya da sıkıyönetim hali değil; tamamen keyfi, liyakatsiz ve "din-iman" edebiyatı altına saklanmış bir çürümenin sonucudur.
2010 sonrası Türkiye’sinde, devlet memurluğu statüsü liyakatten kopartılıp bir partinin angajmanına dönüştürülmüştür. Soru çalarak, puan çalarak kamuya yerleştirilen; polis, asker, hakim ve savcı kılığına bürünmüş militan bir yapı, yüz yıllık Cumhuriyet birikimimizi kemirmektedir. Bu zihniyetle, hiçbir yurttaşın can ve mal güvenliği kalmamıştır.
Buradan uyarıyorum: "ABD’de kadınlara neler yapıyorlar" diyerek başkasının ayıbıyla kendi günahını örtmeye çalışanlar büyük bir yanılgı içindedir. Başka ülkelerdeki işkenceye "hak etmedi" deyip, kendi ülkesindeki muhalife yapılan zulme "hak etti" diyen bir toplum, hem ideolojik hem de insani olarak iflas etmiştir.
Kendi ülkemizde tecavüzcüsüyle yaşamaya mahkum edilen kadınların, fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kalan binlerce canın sessiz çığlığı yükselirken, sadece okyanus ötesine bağırmak sahtekarlıktır.
Sonuç olarak; Maduro’nun eşine yapılan ırkçı ve faşist şiddeti en sert şekilde kınayalım. Ama bu kınamanın yanına kendi ayıplarımızı da koyalım. Eğer bunu yapamıyorsak, en azından "ilk kez görüyormuşuz" gibi yapıp zekamızla alay etmeyelim. Dünyanın neresinde olursa olsun; kadına, çocuğa, erkeğe veya hayvana; dili, inancı ne olursa olsun uygulanan her türlü işkence insanlık dışıdır.
Kınamakla bitmeyeceğini biliyoruz; ancak dillendirdikçe azalacağına olan inancımızla haykırmaya devam edeceğiz: İşkence bir insanlık suçudur ve insanlık bu suçu elbet yenecektir.
Ali Berham ŞAHBUDAK Cumhuriyetçi Aydınlanma Partisi Kurucu Genel Başkanı




