Günümüz dünyasında hızla tüketilen şeylerin başında hafıza geliyor. Toplumlar, geçmişlerini hatırlamak yerine çoğu zaman unutmaları telkin edilen bir düzenin içine çekiliyor. İşte tam da bu nedenle bazı etkinlikler, sıradan bir kültür faaliyeti olmanın ötesine geçer; sessizce ama derin bir itiraz taşır. Bayrampaşa’da gerçekleştirilen Rumeli’ye Geçiş ve Kırcaali belgesel gösterimi, böyle bir itirazın adıdır.
Bu buluşma, yalnızca bir belgesel izlemek için düzenlenmiş bir program değildi. Bu, tarihsel sürekliliğin koparılmasına karşı verilen sakin ama kararlı bir cevaptı. Etkinliğin, bir okul ortamında ve gençlerin katılımıyla gerçekleşmesi ise ayrıca dikkat çekiciydi. Çünkü hafızanın kalıcı olması, onu gelecek kuşaklara aktarabilmekle mümkündür.
Programın moderatörlüğünü üstlenen BULTÜRK Derneği Genel Sekreteri Aysu Akbaş’ın açılış konuşması, bu noktada çerçeveyi net bir şekilde çizdi. BULTÜRK’ün klasik bir sivil toplum kuruluşu olmadığını; Bulgaristan ile Türkiye arasında diplomatik, kültürel ve tarihsel bir köprü vazifesi gördüğünü vurgulaması, aslında yapılan işin neden “alışılagelmiş” olmadığını da ortaya koyuyordu. Bulgaristan’da ilk Türk cumhurbaşkanı adayının çıkarılmasının altını çizmesi, bu çalışmaların yalnızca geçmişi anlatmakla kalmayıp, bugünü ve geleceği de şekillendirdiğini gösteriyordu.
Okul Müdürü Ömer Çalışkan’ın sözleri ise eğitimin ne olması gerektiğine dair önemli bir hatırlatmaydı. Eğitimi sadece müfredatla sınırlamayan, gençlere tarihsel bilinç kazandırmayı önemseyen bu yaklaşım, bugün en çok ihtiyaç duyulan duruşlardan biridir. Çünkü kimliğini tanımayan bir neslin, sağlıklı bir gelecek inşa etmesi mümkün değildir.
Konuşmacıların ortak vurgusu, belgeselin “ilk” olma özelliğiydi. İlk olmak, her zaman kolay değildir. Risk almayı, eleştiriye açık olmayı ve sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Bu nedenle BGSAM Başkan Yardımcısı Ercüment Çalım’ın ve Beydili Türkmen Derneği Başkanı Ahmet Ağca’nın altını çizdiği nokta son derece anlamlıydı: Bu belgesel yalnızca Kırcaali’yi anlatmıyor; ortak bir hafızanın yeniden inşasına katkı sunuyor.
Belgeselin mimarı olan Rafet Ulutürk’ün anlattıkları ise işin kalbine dokunuyordu. Kırcaali’nin bir evliya şehri olması, yer isimlerinin hatta insanların bile isimleri sistematik biçimde değiştirilmesine rağmen Kırcaali adının silinememesi ve 1933’te yıkılan türbenin bugün yeniden TİKA tarafından yapılmış olması, tarihsel direncin sembolüydü.
Bu, sadece bir şehir hikâyesi değil; kimliğini korumaya çalışan bir toplumun sessiz mücadelesiydi.
Bugün dünyada pek çok çatışmanın temelinde, koparılmış bağlar ve yok sayılmış hafızalar yatıyor. İnsanlar köklerinden uzaklaştırıldıkça, yalnızlaşıyor; yalnızlaştıkça da savruluyor. İşte bu yüzden bu tür belgeseller, sadece geçmişi anlatmaz; toplumsal iyileşmenin de kapısını aralar.
Bu noktada şu gerçeği kabul etmek gerekir: Tarih, hatırlanmadığında kaybolmaz; başkaları tarafından yeniden yazılır. Kendi hikâyesini anlatamayan toplumlar, bir süre sonra başkalarının yazdığı hikâyelere razı olmak zorunda kalır.
Ve tam da bu nedenle, bu çalışmalar kökleri ve toplumları birleştirmek için atılmış küçük adımlar gibi görünse de; gelecek için, insanlık için son derece büyük adımlardır.




