Tarih bazen bize övgüyle, bazen de sert uyarılarla seslenir. Ancak asıl mesele, o sesi nasıl duyduğumuz ve nasıl yorumladığımızdır. Türkler hakkında hadis literatüründe yer alan rivayetler de tam olarak böyle bir sınav alanıdır. Ne toptan reddedilecek kadar basit, ne de sorgusuz sualsiz kabul edilecek kadar tek boyutludur.
Bugün özellikle İmam Buhari, İmam Müslim ve Ebu Davud gibi hadis ilminin en büyük otoritelerinin eserlerinde yer alan Türklerle ilgili hadisler üzerinden yürüyen tartışmalar, çoğu zaman bağlamından koparılmakta ve ideolojik okumalara kurban edilmektedir. Oysa bu rivayetler, sadece etnik bir tasvir değil; aynı zamanda tarihsel bir öngörü, sosyolojik bir gözlem ve dönemin jeopolitik gerçekliğinin yansımasıdır.
İmam Buhari’nin Sahih’inde Türklerle ilgili hadisleri özel başlıklar altında toplaması boşuna değildir. Buhara gibi Türk nüfuzunun yoğun olduğu bir coğrafyada doğmuş, yetişmiş bir âlimin, Türkleri yakından tanıması şaşırtıcı değildir. Rivayetlerde geçen “kıldan çarıklar”, “çekik gözler”, “örs üzerinde dövülmüş gibi yüzler” gibi ifadeler, modern okuyucuya bugün rahatsız edici gelebilir. Ancak bu tasvirler, o dönemin Arap toplumunun yabancı kavimleri anlatma biçiminin bir yansımasıdır; hakaret değil, betimlemedir.
Asıl dikkat çekici olan şudur: Bu hadislerde Türkler, zayıf ya da önemsiz bir topluluk olarak değil; aksine Müslümanlarla karşı karşıya gelecek kadar güçlü, disiplinli ve savaşçı bir kavim olarak tasvir edilir. Kıyamet alameti olarak zikredilmeleri bile, tarih sahnesinde oynayacakları büyük role işaret eder. Nitekim tarih, bu rivayetleri doğrular niteliktedir. Abbasilerden Selçuklulara, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkler, İslam dünyasının sadece askeri gücü değil, aynı zamanda siyasi ve idari omurgası olmuştur.
Ebu Davud’un Sünen’inde yer alan ve “Türklerle ve Habeşlilerle savaşı tahrik etmeyin” anlamına gelen rivayetler ise bambaşka bir pencere açar. Bu hadisler, erken dönem İslam siyasetinde Türklerin dikkate alınması gereken bir güç olarak görüldüğünü ortaya koyar. Yani mesele, bir kavimle savaşmak değil; o kavimle nasıl bir ilişki kurulacağıdır.
Bugün yapılması gereken, bu hadisleri ırkçı ya da savunmacı reflekslerle okumak değildir. Ne “Türkler övülüyor” rehaveti, ne de “Türkler hedef alınıyor” kompleksi bizi doğru yere götürür. Doğru olan; metni, senedi, tarihi şartları ve hadis imamlarının titizliğini birlikte değerlendirmektir.
Unutmamak gerekir ki Buhari ve Müslim gibi isimler, eserlerine aldıkları tek bir cümle için bile yıllarını vermiş âlimlerdir. Onların kitaplarında yer alan hadisleri anlamaya çalışırken, bugünün siyasi sloganlarıyla değil, ilim ahlakıyla hareket etmek zorundayız.
Tarih bize şunu söylüyor: Türkler, hadis metinlerinde de, tarih sahnesinde de tali bir figür değil; oyunun içindeki güçlü aktörlerden biridir. Mesele, bu gücü nasıl okuduğumuz ve bugüne nasıl taşıdığımızdır.
Ve belki de asıl soru şudur: Biz bugün, tarihimizin bize yüklediği bu sorumluluğun ne kadar farkındayız?




