Bu ülkede artık ay sonu diye bir kavram kalmadı. Takvim yaprakları hâlâ ilerliyor ama maaşlar haftanın ortasında tükeniyor. Pazartesi yatan ücret, cuma günü hatıraya dönüşüyor. İnsanlar ay sonunu değil, market raflarını hesaplıyor. Geçim derdi artık istatistik tablolarında duran bir rakam değil; mutfağa giren, cüzdana yerleşen, uykuyu bölen bir gerçek.
Asgari ücret bugün bir maaş olmaktan çıktı. Bu rakam, hayatta kalma simülasyonuna döndü. Kira mı ödensin, fatura mı? Çocuğun ayakkabısı mı alınsın, mutfak mı doldurulsun? İnsanlar tercihlerle değil, mecburiyetlerle yaşıyor. Üstelik utanması gerekenler utanmıyor, utanma duygusu faturayı ödeyemeyene kalıyor.
Çalışmak yoksulluğu bitirmiyor. Sabahın köründe yola düşüp akşam karanlığında eve dönen milyonlar, ay sonunda neden hâlâ eksiye düştüğünü anlamaya çalışıyor. Sorun tembellik değil, sorun matematik. Dört işlem artık tutmuyor. Maaş artıyor deniyor ama hayat çok daha hızlı koşuyor.
Bir yanda lüks içinde yaşayan küçük bir azınlık var. Diğer yanda kredi kartlarıyla ayı kapatmaya çalışan koca bir ülke. Orta sınıf sessiz sedasız gömülüyor. Ne cenaze var ne taziye. Çünkü herkes kendi borcunun başında nöbet tutuyor. Orta sınıf yok olunca denge de yok oluyor ama bunu konuşan pek yok.
Sabır denilen şeyin de bir sınırı var. Yıllardır “biraz daha dayan” denilen halk, artık neye dayandığını bilmiyor. Sabır taşı çatlamaz denirdi, çatladı. Parçalarını yine halk süpürüyor, bedelini yine halk ödüyor.
Bugün bu ülkede insanlar gelecek planı yapmıyor. Ev hayali kuran yok, birikim zaten hayal. Yarın belirsiz, bugün pahalı. Geçim derdi bir ekonomi meselesi olmaktan çıktı; bu açıkça bir adalet meselesi. Ve adalet geciktikçe, bu ülkenin yükü daha da ağırlaşıyor.