Bir millet bazen yenilerek değil, unutarak çöker.
Adını değil; adının anlamını unuttuğu gün başlar çözülme. Bugün yaşadığımız birçok sancının kaynağı da tam burada duruyor: Kendimiz olmaktan uzaklaşmakta.
Bu toprakların tarihi bize şunu fısıldar: Türk, buyruğa boyun eğmek için var olmadı. Diz çökmek onun kaderi hiç olmadı. Gök altında yaşadıysa ya söz sahibi oldu ya da bedelini ödemeyi göze aldı. Fakat zamanla, başkasının aklıyla düşünmeye, başkasının yolu ile yürümeye başladık. Kendi sesimiz kısıldı, kendi pusulamız şaştı.
Bizi yıkan şey düşman değildi.
Bizi yıkan, kendimizden uzaklaşmamızdı.
Gücümüzü başkalarının aynasında aradık. Oysa güç, ne sadece kılıçtadır ne de gürültüde. Güç; akıldadır, iradededir, birliktedir. Akıl terk edilirse düzen bozulur. Birlik zayıflarsa millet yalnızlaşır. Öz kaybolursa ad silinir. Bir milletin hafızası yalnızca geçmişi değil, geleceği de taşır. Hafızasını yitiren, yolunu da yitirir.
Bugün en büyük sınavımız, dışarıyla değil; kendimizle yüzleşmektir. Kendi dilimize, kültürümüze, ahlakımıza ve emeğimize sahip çıkmak zorundayız. Başkasının doğrularıyla değil, kendi aklımız ve vicdanımızla yürümek zorundayız. Çünkü yükselmek, başkasını küçültmekle değil; kendini büyütmekle mümkündür.
Güç bağırmakta değil, kararlılıkta büyür.
Gürültüde değil, bilgide ve adalette kök salar.
Sessizce doğruyu yapabilen toplumlar ayakta kalır.
Ey Türk…
Başını kaldır. Ama öfkeyle değil; onurla.
Geçmişinle övün ama ona takılıp kalma; ondan güç al.
Geleceğini inşa ederken özünü pusula yap.
Titre ve kendine dön.
Çünkü kendine dönen bir milletin önünde,
hiçbir engel uzun süre duramaz.