Özet
Bu makale, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde mültecilere yönelik geri itme (pushback) uygulamaları ile İsrail’in Filistin topraklarında, özellikle Gazze’de yürüttüğü askeri ve güvenlik politikalarını insan hakları hukuku çerçevesinde karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Çalışma, her iki devletin de kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere siviller üzerinde orantısız güç kullanımı, yaşam hakkı ihlali ve cezasızlık politikaları üzerinden benzer bir devlet şiddeti pratiği sergilediğini savunmaktadır. Akademik literatür, uluslararası hukuk metinleri ve kamuoyuna yansıyan görsel kanıtlar ışığında yapılan analiz, bu uygulamaların münferit olaylar değil, sistematik ve politik tercihler olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Pushback, Ege Denizi, Gazze, Devlet Şiddeti, İnsan Hakları, Uluslararası Hukuk
1. Giriş
Son yıllarda devletlerin güvenlik politikaları, insan hakları ihlallerini meşrulaştıran bir dile ve pratiğe bürünmüştür. Avrupa Birliği sınırlarının korunması adına Yunanistan’ın Ege Denizi’nde mültecilere yönelik uygulamaları ile İsrail’in Filistinlilere karşı sürdürdüğü askeri operasyonlar, bu bağlamda uluslararası kamuoyunun yoğun eleştirisine konu olmaktadır. Bu çalışma, coğrafi ve politik bağlamları farklı olsa da Yunanistan ve İsrail’in benzer bir şiddet paradigması içinde hareket ettiğini ileri sürmektedir.
2. Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Mültecilere Yönelik Uygulamaları
2.1. Geri İtme (Pushback) Politikaları
Birleşmiş Milletler, Amnesty International ve Human Rights Watch gibi kuruluşların raporlarına göre, Yunanistan güvenlik güçleri Ege Denizi’nde sığınmacı botlarını delmek, motorlarını devre dışı bırakmak ve insanları can sallarıyla açık denize bırakmak gibi uygulamalara başvurmaktadır. Bu uygulamalar, 1951 Cenevre Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açıkça aykırıdır.
2.2. Kadın ve Çocukların Maruz Kaldığı Şiddet
Kameralara yansıyan görüntülerde, kadınların ve çocukların hayatlarını kaybettiği ya da ölümle baş başa bırakıldığı vakalar bulunmaktadır. Bu durum, Yunanistan’ın yalnızca sınır güvenliği değil, caydırıcılık üzerinden inşa edilmiş bir ölüm politikası yürüttüğünü göstermektedir.
3. İsrail’in Gazze Politikası ve Sivil Kayıplar
3.1. Orantısız Güç Kullanımı ve Toplu Cezalandırma
İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri operasyonları, uluslararası hukuka göre yasaklanmış olan toplu cezalandırma ve ayrım gözetmeme ilkelerinin ihlali niteliğindedir. Özellikle çocuk ölümlerinin yüksekliği, İsrail’in askeri doktrininde sivillerin korunmasının tali bir unsur olarak ele alındığını göstermektedir.
3.2. Cezasızlık ve Uluslararası Destek
İsrail’in eylemleri, çoğu zaman Batılı devletler tarafından “meşru müdafaa” söylemiyle normalleştirilmektedir. Bu söylem, sivillerin ölümü pahasına sürdürülen askeri operasyonların ahlaki ve hukuki sorgulamadan muaf tutulmasına yol açmaktadır.
4. Karşılaştırmalı Analiz: Ortak Vahşet Pratikleri
4.1. İnsanlıktan Çıkarma Söylemi
Her iki devlet de hedef aldığı grupları (mülteciler ve Filistinliler) güvenlik tehdidi, yük veya potansiyel düşman olarak tanımlayarak insanlıktan çıkaran bir dil kullanmaktadır. Bu söylem, şiddetin toplumsal meşruiyet kazanmasını sağlamaktadır.
4.2. Görünürlük ve Normalleştirme
Yunanistan’ın Ege’deki uygulamaları ve İsrail’in Gazze’deki saldırıları, çoğu zaman görüntülerle belgelenmesine rağmen etkili bir uluslararası yaptırımla karşılaşmamaktadır. Bu durum, vahşetin normalleştiğini ve süreklilik kazandığını göstermektedir.
4.3. Sessiz Destek ve Ortak Sorumluluk: Devletlerarası Zincir
Devlet şiddeti yalnızca fiili uygulayıcılarla sınırlı değildir; bu şiddeti siyasi, askeri, ekonomik veya diplomatik yollarla destekleyen ya da açık ihlaller karşısında sessiz kalan aktörler de uluslararası hukuk ve ahlaki sorumluluk bakımından sürecin parçası hâline gelmektedir. Bu bağlamda, Yunanistan ve İsrail’in eylemlerinin sürdürülebilirliği, belirli devletlerin ve kurumsal yapıların sağladığı destek ve koruma kalkanı ile doğrudan ilişkilidir.
Bu ülkelerin ortak paydası, insan hakları ihlallerini açık biçimde durduracak bağlayıcı siyasi iradeyi ortaya koymamalarıdır. Böylece Yunanistan ve İsrail’in uygulamaları, yalnızca ulusal tercihler değil, çok taraflı bir sessizlik ve destek rejiminin ürünü hâline gelmektedir.
5. Uluslararası Hukuk ve Ahlaki Sorumluluk
Yaşam hakkı, işkence yasağı ve sivillerin korunması ilkeleri, uluslararası hukukun temelini oluşturmaktadır. Yunanistan ve İsrail örnekleri, bu ilkelerin siyasi çıkarlar uğruna nasıl ihlal edilebildiğini ortaya koymaktadır. Uluslararası toplumun sessizliği, bu ihlallerin dolaylı bir ortağı haline gelmektedir.
Bu makale, Yunanistan ve İsrail’in farklı coğrafyalarda ancak benzer bir devlet şiddeti mantığıyla hareket ettiğini ortaya koymuştur. Ege Denizi’nde boğulmaya terk edilen mülteciler ile Gazze’de askeri operasyonlar altında yaşamını yitiren siviller, özellikle kadınlar ve çocuklar, aynı politik zihniyetin ve aynı ahlaki kopuşun kurbanlarıdır. Bu zihniyet, güvenliği insan hayatının önüne koyan, hukuku askıya almayı meşrulaştıran ve cezasızlığı sistematik hâle getiren bir devlet anlayışına dayanmaktadır.
Bu bağlamda Yunanistan ve İsrail, günümüzde birlikte hareket edebilen, yöntemleri ve meşruiyet argümanları benzeşen iki devlet pratiği olarak değerlendirilebilir. Bu birliktelik yalnızca fiili uygulamalarda değil, uluslararası alanda kendilerine sağlanan görünür ya da görünmez destek ağlarında da somutlaşmaktadır. Askeri, diplomatik ve siyasi koruma mekanizmaları sayesinde bu devletler, işledikleri ağır insan hakları ihlallerini sürdürülebilir kılabilmektedir.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu tür bir devlet şiddeti pratiğini besleyen ve normalleştiren uluslararası destekçiler kimlerdir ve bu destek hangi koşullarda devam edecektir? Zira tarihsel deneyim göstermektedir ki, insan hakları ihlalleri yalnızca uygulayıcıların değil, bu ihlaller karşısında sessiz kalan ya da çıkarları gereği destek veren aktörlerin ortak sorumluluğunda şekillenmektedir.
Sonuç olarak, Yunanistan ve İsrail örnekleri, çağdaş uluslararası sistemde vahşetin münferit değil, ittifaklar ve sessizlikler üzerinden kurumsallaşabildiğini göstermektedir. Bu durum, insan haklarının evrenselliği iddiasını zayıflatmakta ve uluslararası hukukun seçici biçimde uygulanmasının yarattığı ahlaki çöküşü gözler önüne sermektedir. Gerçek bir hesap verebilirlik mekanizması tesis edilmedikçe, bu tür devlet pratiklerinin yeni destekçilerle ve yeni coğrafyalarda yeniden üretileceği açıktır.
Serdar Şahin
25 Aralık 2025