Bulgaristan’da erken seçim ihtimali yeniden konuşulurken (19 Nisan tarihi kulislerde dillendiriliyor), ülke siyaseti bir kez daha tanıdık bir reflekse sarılıyor: Türkiye ve Bulgaristan Türkleri “seçim malzemesi” yapılıyor. Bu durum artık yalnızca aşırı sağın rutini değil; merkeze yakın partilerin de oy kaygısıyla aynı dili ödünç aldığı bir iklime dönüşüyor. Sözün kısası, Bulgaristan’da seçim yaklaşınca bazıları program değil, korku üretiyor; çözüm değil, hedef gösteriyor.
Bu yazı bir “şikâyet metni” değil. Daha ağır bir şey: Bir uyarı.
Krizin adı: Siyasetsizlik… Çarenin adı: Günah keçisi
Bulgaristan yıllardır siyasi tıkanmışlıkla boğuşuyor. Koalisyon krizleri, kısa ömürlü hükümetler, yolsuzluk tartışmaları, pahalılık, gençlerin göçü… Kısacası toplumun canını yakan sorunlar rafta dururken, siyaset sahnesinin bir kısmı kolay bir düğmeye basıyor: “Türkiye tehdidi” düğmesine.
Çünkü bu düğmeye basınca karmaşık sorular basit hale geliyor. Enflasyon konuşulacağına “dış güçler” konuşuluyor. Yolsuzluk sorulacağına “ulusal güvenlik” diye bağırılıyor. Sağlık sistemi çökerken, eğitim kan kaybederken, ülke nüfus kaybederken… gündem Türkler oluyor. Üstelik bu, en hızlı sonuç veren propaganda türü: korku. Korku, oy getiriyor. Ama aynı zamanda toplumu içten içe çürütüyor.
Vatandaşın oy hakkı “şüpheli”, anadil “skandal”
Bulgaristan’da yaklaşık bir milyona yakın Türk yaşıyor. Bu insanlar Bulgaristan’ın vatandaşı; vergi veriyor, askerlik yapıyor, iş kuruyor, çocuk büyütüyor, ülkenin çarkını çeviriyor. Ama seçim döneminde bir anda “sorun”a dönüşebiliyorlar.
Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşları oy kullanmak için memleketlerine gitmek istediğinde, bu kez “seçim turizmi” suçlaması ortaya atılıyor. Kapıkule’ye gidip otobüslerin peşine düşen siyasetçiler, kameraya oynayarak “vatan kurtarıyor.” Oysa kurtardıkları bir şey yok; yalnızca insanların anayasal hakkını tartışmalı hale getiriyorlar. Seçme hakkını bile “çok görme” alışkanlığı, demokrasiyle değil, korkuyla beslenen bir zihniyetin göstergesi.
Daha da acısı: Türklerin üye tabanı olduğu partilerin temsilcileri mitingde seçmene birkaç cümle anadilinde seslendiğinde “skandal” deniyor. Avrupa Birliği üyesi bir ülkede, birkaç cümle Türkçe konuşmanın “tehdit” sayılması, Bulgaristan demokrasisinin kâğıt üstünde kaldığını gösteren ibretlik bir fotoğraf.
5 saniyelik görüntüden “ulusal tehdit” üretmek
Siyasetin bu dili, bazen trajikomik bir noktaya varıyor: Binlerce kişinin bulunduğu bir anma töreninde Türk Büyükelçisi görüntüde yalnızca 5 saniye yer aldı diye o klip “yasaklanabiliyor.” Bu, güvenlik refleksi değil; paranoya üretimi. Bu, devlet ciddiyeti değil; seçim panayırı.
Türkiye’den Balkanlar’daki soydaşlara dair yapılan herhangi bir açıklamada “Bulgaristan’ın ulusal çıkarlarına tehdit” arayanlar da aynı fabrikanın işçileri: Söylem fabrikası. Tehlikeyi bulmak zorundalar; çünkü tehlike yoksa propaganda da yok.
“Ulusal güvenlik” söylemi: Kanıt değil duygu, akıl değil öfke
Bu atmosferde aşırı milliyetçi siyasetçilerin açıklamaları daha çok alıcı buluyor. Örneğin “Vazrazhdane” lideri Kostadin Kostadinov’un “BulTürk” üzerinden gündeme taşıdığı “ulusal güvenlik tehdidi” söylemi, sadece bir iddia değil; toplumu gererek oy devşirme stratejisi. Bu söylemde kanıt aranmıyor; duygu yetiyor. İmalı cümleler, seçmenin zihninde “şüphe” üretiyor; şüphe “önyargı”ya dönüşüyor; önyargı “düşman” yaratıyor.
Ama işin kırılma noktası burada: Bu dil artık yalnızca uçların dili değil. Merkez de bu dile yaklaştıkça, “ırkçılığın normalleşmesi” başlıyor. Normalleşen ırkçılık, yalnızca Türkleri değil; Bulgaristan’ı da zehirliyor.
Tarihsel yük: Her seçimde yeniden açılan yara
Bulgaristan Türkleri için bu söylem, sadece bugünün meselesi değil. Geçmişte yaşanan asimilasyon politikaları, zorunlu göç travması, isim değiştirme baskıları… Bunlar hafızada duruyor. Bugün belki aynı yöntemler yok; ama seçim dönemlerinde aynı duygu uyandırılıyor: “Siz bu ülkede hep şartlısınız.”
Her “seçim turizmi” manşeti, her “Türkçe skandal” tartışması, her “Türkiye tehdidi” çıkışı… geçmişteki yarayı kaşıyor. Bir toplumun hafızasıyla oynamak, en tehlikeli siyasettir.
Peki kim kazanıyor?
Türkiye ve Türkler üzerinden yürüyen bu propaganda kime yarıyor?
Ekonomik kriz konuşulmasın diye yarıyor.
Yolsuzluk dosyaları açılmasın diye yarıyor.
Siyasi beceriksizlik örtülsün diye yarıyor.
Seçmen korkuyla hizaya gelsin diye yarıyor.
Ama Bulgaristan kaybediyor. Demokrasi kaybediyor. Toplumsal barış kaybediyor. Ve en çok da sıradan insanlar kaybediyor: Komşusuyla aynı apartmanda yaşayan, aynı pazardan alışveriş yapan, aynı okulda çocuk büyüten insanlar.
Bu bir “azınlık meselesi” değil, bir demokrasi testidir
Bulgaristan’daki Türklerin seçme-seçilme hakkı, anadil, temsil, eşit yurttaşlık talebi; bir “azınlık ayrıcalığı” değil. Bu, Avrupa standartlarında demokratik bir hak mücadelesidir.
Bugün Türklerin hakkı tartışmaya açılırsa, yarın bir başkasının hakkı açılır. Demokrasi böyle çürür: önce bir grubu hedefe koyarsınız, sonra hedef genişler.
Zehirli bir kazanç
Seçim kazanmak için korku üretmek kolaydır. Ama korkuyla kazanılan seçim, toplumun geleceğinden çalınan bir parçadır. Bulgaristan’ın ihtiyacı “Türkiye kartı” değil; sağlık, eğitim, ekonomi, yolsuzlukla mücadele ve adalet kartıdır.
Bulgaristan Türkleri ırkçılardan ve kimlik üzerinden siyaset yapanlardan yoruldu. İnsanlar artık “seçme hakkını bile çok gören” bir zihniyetin karşısında yalnız bırakılmak istemiyor.
Bu yüzden bu yazı bir çağrıdır:
Bulgaristan’da Türkleri hedef göstererek siyaset yapanlara karşı, Türkiye’de ve Avrupa’da daha yüksek sesle konuşma zamanıdır.
Çünkü suskunluk bazen tarafsızlık değil; normalleşen haksızlığın ortağı olmaktır.