Bulgaristan bir kez daha kritik bir seçim sürecine girerken, ülkenin önünde iki farklı siyaset anlayışı belirginleşiyor. Bir yanda korku, öfke ve kimlik gerilimi üzerinden taban konsolide etmeye çalışanlar; diğer yanda ise devleti yeniden işler hale getirmeyi, hukukun üstünlüğünü güçlendirmeyi ve toplumsal güveni onarmayı hedefleyenler.
Son dönemde özellikle Vazrazhdane ve MEÇ çevresinde yükselen söylem, bu ayrışmayı daha görünür hale getirdi. Parlamento dışında kalma ihtimali belirginleştiğinde sert milliyetçi ve Türk karşıtı retoriğin hızla devreye sokulması, ideolojik bir tutarlılıktan çok siyasi refleks olarak okunuyor. Kriz dönemlerinde “düşman” üretmek kolaydır; zor olan ise çözüm üretmektir.
Oysa Bulgaristan toplumunun gündemi kimlik çatışması değil. Halkın asıl derdi; siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlık, artan göç, yatırım eksikliği ve en önemlisi devlete ve adalete duyulan güvenin aşınmasıdır. Seçimlere katılım oranlarının düşmesi, siyaset kurumuna yönelik derin bir güvensizliğin işaretidir. Sürekli tekrar eden seçimler, geçici koalisyonlar ve belirsizlik ortamı vatandaşta “yönetilememe” algısını güçlendirmiştir.
Bu tabloyu değiştirmek için gereken şey sert sloganlar değil; kurumsal reform iradesidir.
Bulgaristan artık 1990’ların siyasal refleksleriyle yönetilemez. Gelişen iletişim kanalları ve yurtdışında yaşayan milyonlarca Bulgaristan vatandaşının demokratik deneyimleri, seçmenin beklentisini yükseltmiştir. İnsanlar artık korku diliyle değil; somut projelerle, ekonomik vizyonla ve hukuk devleti taahhüdüyle ikna olmak istiyor.
Etnik gerilim üzerinden siyaset üretmek kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede toplumsal güveni zedeler. Üstelik Bulgaristan seçmeni, kimlerin krizlerden beslendiğini, kimlerin çözüm yerine gerilim inşa ettiğini artık daha net görüyor. Gerçek milliyetçilik; ülkenin tüm vatandaşlarının eşit hak ve sorumluluklarla yaşadığı güçlü bir devlet kurabilmektir. Gerçek demokrasi ise farklılıkları tehdit değil, zenginlik olarak kabul edebilmektir.
Bugün kamuoyunda adı sıkça anılan bir diğer başlık ise, devlet tecrübesi ve kurumsal gözlemiyle öne çıkan Rumen Radev etrafında oluşabilecek geniş tabanlı bir siyasi konsolidasyon ihtimalidir. Özellikle istikrar arayan seçmen için bu olasılık dikkatle izlenmektedir. Ancak mesele yalnızca bir isim değildir; mesele güçlü bir çoğunluk, net bir reform programı ve devletin yeniden inşasına yönelik kararlı bir iradedir.
Milliyetçi hassasiyetleri olanlar da, demokratlar da, merkez seçmen de aslında aynı soruya yanıt arıyor:
Bulgaristan devleti nasıl ayağa kaldırılacak?
Cevap açıktır:
Kutuplaşmayla değil, reformla.
Nefret diliyle değil, hukuk devletiyle.
Etnik gerilimle değil, kapsayıcı demokrasiyle.
Parlamento kriz üretme alanı değil, çözüm üretme zemini olmalıdır. Eğer bazı siyasi yapılar varlıklarını yalnızca “öteki” üzerinden tanımlayabiliyorsa, sandıkta karşılaşacakları tablo sürpriz olmayacaktır. Çünkü Bulgaristan toplumu artık yalnızca yüksek sesle konuşanı değil; güven veren, kapsayıcı ve gerçekçi çözümler sunanı aramaktadır.
Bu seçim, yalnızca milletvekili dağılımının değil; siyaset tarzının da oylanacağı bir dönemeçtir. Bulgaristan ya korku siyasetinin dar koridorunda kalacak ya da demokratik cesaretle yeni bir sayfa açacaktır.
Toplumun yönelimi giderek daha netleşiyor: İnsanlar öfkeye değil istikrara, kutuplaşmaya değil güvene yatırım yapmak istiyor.