Türkiye, mübarek günlerin hassas atmosferinde bölgesinde ve İslam dünyasında istikrarın korunmasına yönelik diplomatik temaslarını sürdürürken; Benjamin Netanyahu hükümetinin politikaları çerçevesinde, Amerika-İsrail hattında komşu İran’a yönelik başlayan askeri operasyonlar yeni bir jeopolitik kırılma oluşturdu.
Ankara’nın ilk tepkisi, “derin üzüntü ve endişe” ifadesiyle kamuoyuna yansıdı. Bu ifade diplomatik bir nezaket kalıbı olmanın ötesinde, bölgesel dengelerin bozulmasına yönelik stratejik kaygıyı yansıtmaktadır.
Diplomasi Girişimleri ve Güven Krizi
Cumhurbaşkanı’nın hem Donald Trump hem de İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile telefon görüşmeleri gerçekleştirmesi, Türkiye’nin arabulucu rolünü sürdürme çabasının göstergesidir. Bölgedeki diğer aktörlerin de devreye girmesine rağmen sonuç alınamamasının iki temel nedeni öne çıkmaktadır:
Taraflar arasındaki yapısal güven bunalımı
Çatışma dinamiklerini kontrol eden aktörlerin sahadaki sertlik yanlısı refleksleri
Bu noktada özellikle İsrail’in süreci genişletme eğilimi, diplomatik alanı daraltan bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Egemenlik İhlali ve Bölgesel Mesaj
Sabah saatlerinde İran’ın egemenliğine yönelik gerçekleştirilen saldırılar, uluslararası hukuk açısından tartışmalı bir zemin oluştururken; Türkiye’nin bu durumu “esefle” karşılaması, egemenlik ilkesine yapılan vurgudur.
Ancak Ankara’nın yaklaşımı tek yönlü değildir. Körfez’deki ülkeleri hedef alan İran’ın füze ve dron saldırılarının da kabul edilemez bulunması, Türkiye’nin krizi bloklaşma mantığıyla değil, bölgesel istikrar perspektifiyle değerlendirdiğini göstermektedir.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin “denge siyaseti” yürüttüğünü ortaya koymaktadır.
Ateş Çemberi Riski
Sağduyu ve diplomasi devreye girmezse, çatışmanın kontrollü gerilimden bölgesel savaşa evrilme ihtimali bulunmaktadır. Böyle bir senaryo;
Enerji arz güvenliğini,
Körfez ticaret yollarını,
Doğu Akdeniz dengelerini,
Irak ve Suriye sahasındaki kırılgan yapıyı
doğrudan etkileyebilir.
Ortadoğu’daki her askeri genişleme, zincirleme güvenlik krizleri üretme potansiyeline sahiptir.
Türkiye’nin Güvenlik Refleksi
Ankara, diplomatik çabalarını sürdürürken aynı zamanda iç güvenlik ve sınır güvenliği açısından en üst düzey tedbirlerin alındığını açıklamıştır. Hudut güvenliği ve hava sahası konusunda herhangi bir zafiyet bulunmadığı vurgusu, hem caydırıcılık hem de kamu düzeni açısından stratejik bir mesajdır.
Dışişleri Bakanlığı, MİT ve güvenlik birimlerinin yoğun temas trafiği; Türkiye’nin yalnızca açıklama yapan değil, sahada ve masada aktif pozisyon alan bir aktör olduğunu göstermektedir.
Ateşkes ve Müzakere Zorunluluğu
Ankara’nın öncelik sıralaması nettir:
Acil ateşkes
Müzakere masasına dönüş
Bölgesel istikrarın yeniden tesisi
İslam dünyasına yapılan “ortak refleks” çağrısı, dağınık diplomatik girişimlerin yerine kolektif bir baskı mekanizması oluşturma arayışıdır.
Sonuç
Türkiye mevcut tabloda üçlü bir strateji yürütmektedir:
Krizi büyütmeden yönetmek
Taraflar arasında iletişim kanallarını açık tutmak
Kendi ulusal güvenliğini tahkim etmek
Süreç, yalnızca İran-İsrail gerilimi değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir döneme işaret etmektedir.
Önümüzdeki günler, diplomasinin mi yoksa askeri genişlemenin mi belirleyici olacağını gösterecektir. Türkiye ise mevcut pozisyonuyla, çatışmanın parçası olmadan krizi yönetmeye çalışan az sayıdaki aktörden biri olarak konumlanmaktadır.