Yorumlar (0)

Vedat Kan


Biz papazı dövdürmeyecektik!

.


Biz papazı dövdürmeyecektik! 

Lütfen artık uyanın!

Efelenen ne kadar çok kahramanımız varmış ta farkına bile varamamışız. Zannedersin ki sanki de ilk kez yaşanılan bir olayın şokuyla, klavye kabadayılığı yaparak heyecanlarını bu şekilde atlatıyorlar.

Son yüzyılda yaşanılan ve dünyanın her hangi bir yerinde olanları görmeden, duymadan ve hatta hissetmeden…

Afganistan’da, Vietman’da, Kamboçya’da ve hatta daha başka yerlerde ne olduğunu dahi sorgulamadan?

Japonya’da,

Veya Irak’ta.

Hatta Dünyanın her hangi bir yerini bırakın, daha 18. yüzyılın başından itibaren kendi kara topraklarının üzerinde olanların ve halen daha devam eden katliamların hiç biriniz farkına varamadınız mı? Şimdi kalkmış Venezuela’da olanlar karşısında efeleniyorsunuz!

Kökler dizisinde çoğumuz Gambiya’lı Kunta-Kinte’nin kaderine senaryo gereği gözyaşı dökerken, başta Afrika kıtası olmak üzere kendi topraklarımız da dâhil; halen daha devam eden bu sömürü zihniyetinin sıkıntılarını yaşamaktadır.

Çünkü o dönemlerde bizler çoğunluk olarak henüz ilkokulda siyah önlük ve beyaz yakalıklar içerisinde, elimizde Marshall yardımı krom bardaklarla; süt tozundan yapılmış taze öğütülmüş yapay sütlerimizi içiyor, hafta içi akşamları Dallas’ta JR’dan siyaset, hafta sonu da western filmlerinde John Wayne’den kahramanlık öğreniyorduk değil mi?

Bu kahramanlarımız, hani şu kırmızı suratlı Kızılderili denilen vahşiler vardı ya, işte onlardan önce topraklarında yaşayan kendi halklarını, yetmedi; daha da ileri atılarak ve isimler değiştirerek sonrasında dünyayı kurtarıyorlardı.

Teksas, Tom Miks, Kaptan Amerika, Süpermen…

Dünya ne zaman birden bire bir darlığa düşse, hemen ardından bir kahraman Amerikalı kesin çıkmıştır ortaya… 

Değil mi?

Tüm bunlar yaşanırken aklıma fil avcılarının eğitim sistemleri geldi. Siyah ve beyaz giyinen aynı adamlar ve ömrünü bunlara adayacak olan köle filler…

Tıpkı iyi polis, kötü polis yutturmacısı misali…

Eyvah ki ne eyvah…

Lütfen kendinize gelin ve ortalığı ilk kez yaşanılıyormuş gibi bir algı içerisine sokmayalım. Bu durum hep vardı ve hep gözümüzün önündeydi.

Daha dün milyonlarca Kızılderili diye tabir edilen yerli halkı katlederek, topraklarına çökerek gasp edenlerin, bugün Filistin halkına yaptıklarına ne ad takmasını bekliyorsunuz şaşarım.

Ki, konuyu daha fazla yaymadan;  

Bugün Maduro’nun yaşadığı durumu daha dün biz 15 Temmuzda yaşamadık mı?

Birilerinin “bizim çocuklar” diye tabir ederek üzerimize saldığı ve 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de yapılan darbelerin sonrasında, aynı çocukların başaramadığı 15 Temmuz 2016 kalkışması neden hiçbir şey çağrıştırmıyor ki?

Ya da içimizde halen daha var olduğunu bildiğimiz birilerinin çocuklarının işine gelmiyor.  

15 Temmuz 2016’da milletin göğsünü siper ederek başarısız duruma düşürdüğü o malum gece o “birilerinin çocukları” başarılı olsaydı, bu devletin başındaki seçilmiş ve demokratik olarak görevinin başında olan insanı, kim nerede ve nasıl sözüm ona yargılayacaktı; merak dahi etmedik değil mi?

Çünkü az-çok biliyorduk.

Tahmin edebiliyorduk…

Sırada hangi ülke var bilemem ama bildiğim tek bir şey var, dünyanın gözü önünde son birkaç yıldır ciddi anlamda süregelen Gazze katliamlarına gördüğü halde ses çıkarmayanların; Maduro’ yu tutuklamaya demokrasi ayıbı demesini, ciddi anlamda ayıplıyorum ve çok ayıp bir şey olarak görüyorum.

Bir kez daha anladım ki hiç kimse “biz” değil, hiç kimse de “biz”im gibi olamaz. Ama sözüm ona ana muhalefet her yerde aynıymış… 

Ya, bir belediye başkanının evinde kahve içerek ülkene yapılan darbeyi seyredersin; ya da daha adam kendi karasularından ülkesinden çıkarılmadan, “göreve hazırız” mesajı verirsin… 

Klavye kahramanlarına sıra gelince, hatırlarlar belki bir kıssa vardı, belli ki unutmuşlar ve hisselerine düşeni de alamamışlar. 

Bir kez daha anlatalım, belki faydası olur ama anlaşılan o ki biz “papazı dövdürmeyecektik” vesselam…

Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. "İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın," diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. "Kaç paraysa veririz," diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünüp. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni'ye, "Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümü mü?" demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt'e dönmüş. "Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk'ür. Kardeşimdir," diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk'ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk'e dönmüş ve "Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?" diyerek Türk'e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt'e dönmüs ve "Biz," demiş "papazı dövdürmeyecektik." 

Lütfen artık uyanın, uyanın da balığa gidelim…