Her insanın içinde sakladığı bir gül vardır. Henüz açmamış, belki toprağın altında bile değil… Ama oradadır. Bekler.
O gülün adı “umut”tur.
Umut, insanın yaşamaya devam etme nedenidir. Bugün zor olsa da, yarının daha iyi olacağına inanmaktır. Bir ışık aramaktır karanlıkta.
Ve bazen tek bir söz, tek bir gülüş, tek bir dua; insanın içindeki umudu yeniden yeşertir.
Gülün hikâyesi, tam da buradan başlar.
Karanlık bir gecede filizlenen bir niyettir o.
Soğuk bir kışta açmaya direnen bir sabırdır.
Susuz kalmış bir toprağın ilk damlasına verdiği karşılıktır.
Umut, bazen bir çocuğun gözlerinde belirir.
Bazen yaşlı bir annenin sessiz dualarında.
Bazen bir öğretmenin sabrında, bir doktorun emeğinde, bir askerin duasında...
Her gül, bir umudun çocuğudur.
Umutsuzluk, dikenlere teslim olmaktır.
Oysa umut, dikenlerin arasında bile gül yetiştirmeye çalışmaktır.
Bazen rüzgâr eker hayat… Bazen fırtına biçtirir. Ama umut eken, hep bir gün gül biçer.
Bu yüzden insan bazen sadece yürür. Nereye gittiğini bilmeden, sadece yürür. Çünkü içinde bir yerlerde bilir ki:
"Yolun sonunda bir gül var."
İşte bu bilinç, insanı hayatta tutar. Gülün hikâyesi, insanın içindeki o sarsılmaz inançla yazılır. Ve her inanç bir çiçek açtırır.
Bu yüzden Mevlâna der ki:
“Ümitsizliğin ardında nice ümitler var.
Karanlığın ardında nice güneşler var.”