Yorumlar (0)

Rafet Ulutürk


Bir Cümle, Bir Kimlik, Bir Ayna


“Ben bir Türk olduğum için hapse götürülüyorum. 
Eğer Türk olmak suçsa burada tekrar ediyorum. Ben bir Türküm ve öyle kalacağım.”

Bazı cümleler vardır; söylendiği anın ötesine geçer. Bir savunma olmaktan çıkar, bir ölçüye dönüşür. Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’in bu sözleri de böyledir. O gün bir mahkeme salonunda kuruldu; bugün ise demokrasilere, devletlere ve çoğunluklara yöneltilmiş zamansız bir sorudur.

Dr. Sadık Ahmet’i doğumunun 78. yıl dönümünde saygı, minnet ve rahmetle anarken, onu yalnızca bir “mağduriyet” hikâyesi üzerinden değil; bir duruşun ve aynanın sahibi olarak hatırlamak gerekir. Çünkü bazı insanlar, yaşadıklarıyla değil; yaşadıklarının başkalarına neyi gösterdiğiyle tarihe geçer.

Kimlikten korkan düzen

Batı Trakya meselesi çoğu zaman “azınlık sorunu” olarak anlatıldı. Oysa sorun azınlıkta değil, çoğunluğun konfor alanındaydı. Kimliğin adını anmaktan rahatsız olan bir düzen, aslında kendi özgüven eksikliğini ele veriyordu. “Türk” kelimesinden korkulmasının sebebi, bir etnik tanım değil; bir halkın özne olma iradesiydi.

Çünkü özne olan konuşur. Konuşan sorgular. Sorgulayan, statükoyu zorlar. Sadık Ahmet’i “tehlikeli” yapan da buydu. O, kimliği inkâr edilen insanlara yalnız olmadıklarını hatırlattı. Sessizliğin kader olmadığını gösterdi. Bir kimliğin, başkalarının verdiği isimle değil; insanın kendini tanımladığı adla yaşaması gerektiğini savundu.

Mücadelenin dili

Sadık Ahmet’in mücadelesi öfkeyle değil, ısrarla yürüdü. Düşmanlık üretmedi; hak talep etti. Ayrıcalık istemedi; eşitlik istedi. Bu, sanıldığından daha zor bir yoldur. Çünkü bağırmak kolaydır; sakin ama kararlı kalmak zordur. Provokasyonlara kapılmadan konuşmak, baskı altındayken bile sözü kirletmemek, gerçek liderliğin sınavıdır.

Bu yüzden onun sözleri eskimedi. Çünkü saldırgan değildi; sarsıcıydı. Basitti ama tavizsizdi. “Ben buyum” demenin, bazen en pahalı bedelleri gerektirdiğini yaşayarak gösterdi.

Coğrafyadan hafızaya

Batı Trakya, sadece bir sınır çizgisi değildir. O, bir hafızadır: Diliyle, kültürüyle, mezar taşlarıyla, bayram sabahlarıyla yaşayan bir süreklilik. Bu sürekliliği yok etmenin en yaygın yolu açık yasaklar değil; yavaş silme girişimleridir. Adını azaltmak, görünürlüğünü kısmak, temsili zayıflatmak…

Sadık Ahmet, bu yavaş silinmeye karşı bir hız kazandırdı. “Ben tekim” duygusunu “Biz varız” bilincine dönüştürdü. Dağınık cesaretleri bir araya getirdi. Ve şunu hatırlattı: Kimlik, ancak kuşaktan kuşağa aktarılabildiğinde yaşar.

Bugüne kalan uyarı

Bugün dünyada kimlik tartışmaları yeniden sertleşirken, Sadık Ahmet’in hikâyesi geçmişte kalmış bir dava değildir. Aksine, güncel bir uyarıdır: Bir kimliği bastırmak, onu ortadan kaldırmaz; daha dirençli hâle getirir. Devletler isimlerle, dillerle, hafızalarla savaşamaz. Kazanabilecekleri tek zemin, adaletle kurulan ortaklıktır.

Sadık Ahmet’in mahkeme salonunda söylediği cümle, bugün hâlâ şu soruyu soruyor:
Bir insanın “Ben buyum” demesine tahammül edemeyen bir düzen, kendine ne kadar güveniyordur?

Bir insanın bedeni toprağa karışır; ama sözü, eğer hakikat taşıyorsa yaşamaya devam eder. Dr. Sadık Ahmet’i anmak, sadece bir ismi hatırlamak değildir. Bu anma, kimliği tartışma konusu yapılan herkes için insan onurunu savunma çağrısıdır.

Ruhu şad olsun.
Onun cümlesi hâlâ ayakta.
Ve hâlâ cevap bekliyor.