Bu satırları, Sanat Kültür Medya adlı WhatsApp grubunda, değer verdiğim Yusuf Aktaş’ın paylaştığı bir videoyu izlerken içimde kabaran duyguları susturamadığım için yazıyorum.
Bazı görüntüler vardır; insanın zihnine değil, doğrudan yüreğine dokunur.
Bazı sözler vardır; söylendiği an değil, duyulduğu tarih itibarıyla anlam kazanır.
Türk ordusunun Kuzey Suriye harekâtları sırasında, bir tankın üstündeki Mehmetçiğe sorulan basit bir soru vardı:
“Nereye gidiyorsunuz?”
Cevap daha da basitti:
“Kızıl Elma.”
Benim için bu söz, 1683’ten beri duyulmuş en ağır sözdür.
Çünkü o cümle bir hedefi değil, bir yüzyılı anlatıyordu.
Kızıl Elma, bizim tarihimizde yalnızca ulaşılmak istenen bir menzil değildir.
Kızıl Elma, bazen yürüyemediğin yolun adıdır.
Bazen beklemek zorunda kaldığın çağın kaderidir.
Bazen de susarak ayakta kalmayı seçtiğin bir asrın vicdan muhasebesidir.
Biz, son yüzyılımızda fetih konuşmadık.
Çünkü önce hayatta kalmamız gerekiyordu.
1923’te Lozan’dan çıktığımızda elimizde zafer sarhoşluğu yoktu.
Yorgun bir millet, tükenmiş bir nüfus, yakılmış şehirler, boşaltılmış köyler vardı.
O günün Türkiye’si, yürümek için değil, ayağa kalkmak için mücadele ediyordu.
Sıtma ile savaştık.
Kolera ile savaştık.
Tifo, tifüs, veremle savaştık.
Kızamıkla, frengiyle savaştık.
Topluma adeta yapışmış, nesilleri kemiren hastalıklarla boğuştuk.
Biz o yıllarda cephe açmadık.
Hastane açtık.
Top dökmedik.
Yol yaptık.
Ordular yürütmedik.
Köyleri, şehirleri yeniden kurmaya çalıştık.
İkinci Dünya Savaşı kapımıza dayandığında, zırhlı birliklerimiz yoktu.
Hava kuvvetlerimiz yoktu.
Deniz aşırı harekât yapacak imkânlarımız yoktu.
Ama bir şeyimiz vardı:
Bu devleti yeniden ayağa kaldırma kararlılığı.
Yıllar geçti.
1974’e geldik.
Lozan’dan tam 51 yıl sonra, Türk ordusu ilk kez yeniden sınırın dışına çıktı.
Kıbrıs’ta…
Eksiklerimiz vardı.
Birlik çıkarıyorduk ama ikincisini çıkaramıyorduk.
Takviye yapmakta zorlanıyorduk.
Elimizdekiler sınırlıydı.
Ama asıl mesele bu değildi.
Asıl mesele şuydu:
Türk ordusu, 1683’ten sonra ilk defa yeniden yürüyordu.
Bugün hâlâ Kıbrıs’ta bir ateşkes düzeni içindeyiz.
Yarım asırdan fazla zaman geçti, hâlâ bir ateşkesin içindeyiz.
Bu bile, ne kadar temkinli, ne kadar ağır bedellerle ilerlediğimizin göstergesidir.
Ama zaman değişti.
Bugün Türk ordusu Kuzey Suriye’de, Irak’ta harekât yapıyor.
Ve bu kez sahada bir duygu eksik:
korku.
“Acaba bir şey olur mu?” endişesi yok.
“Geri çekilir miyiz?” tereddüdü yok.
Çünkü artık herkesin gördüğü bir gerçek var.
Türk ordusu, sınır ötesi harekât yapabilecek bir seviyeye gelmiştir.
O Mehmetçiğin “Kızıl Elma” cevabı işte bu yüzden bu kadar değerlidir.
Çünkü o söz, bir askerî hedefin değil, bir milletin yeniden kendine gelmesinin ifadesidir.
Kızıl Elma, belki bir asır gecikti.
Ama yön hiç şaşmadı.
Biz yürüyemedik belki…
Ama yürümekten vazgeçmedik.
Ve bugün, o tankın üstünde söylenen o söz şunu haykırıyor:
Türk milleti, beklemeyi bilmiştir.
Ama yürümeyi unutmamıştır.
Strateji Uzmanı
Gazeteci Yazar
Gökalp Şentürk