Bu ülkede enflasyonun bir türlü sabit bir sorumlusu olmadı.
Sürekli değişti. Sürekli güncellendi. Adeta mevsimlik kampanya gibi.
Bir dönem suçlu koronavirüstü.
Sonra Rusya–Ukrayna savaşı çıktı.
Yaz geldi kuraklık oldu.
Sonbahar geldi okullar açıldı.
Kış geldi don vurdu.
Bir ara çeyrek altın alan Ayşe teyze bile ekonomi düşmanı ilan edildi.
Şimdi listeye İran savaşı eklendi.
Enflasyon adeta uluslararası bir ajan gibi… Nerede kriz varsa oraya bağlanıyor. Ama ne hikmetse krizler hafifliyor, enflasyon kalıyor.
Demek ki mesele sadece dış dünya değil.
Bayrama birkaç gün kala milyonlarca emeklinin beklentisi vardı. Hayat pahalı. Gıda pahalı. Kira pahalı. Elektrik pahalı. Ama umut ucuzdu.
Açıklama geldi:
Bayram ikramiyesi 4.000 TL olarak kalacak.
Gerekçe: Bütçede para yok.
“Para yok.”
Bu cümle sıradan bir cümle değil.
Bu cümle 25 yıllık yönetim pratiğinin özeti gibi.
Bir ülke çeyrek asırdır aynı siyasi çizgi tarafından yönetiliyor ve bugün gelinen noktada emekliye verilecek birkaç bin lira için “bütçede para yok” deniyorsa, burada artık meteoroloji raporu okunmaz. Yönetim muhasebesi yapılır.
Toplanan vergiler nerede?
Özelleştirmelerden gelen milyarlar nerede?
Köprülerden, otoyollardan, havalimanlarından geçen garantili ödemeler hangi yükü oluşturdu?
Faize giden devasa kalem neden büyüdü?
Bütçe bir kader değildir.
Bütçe bir tercihler listesidir.
Eğer emekliye gelince para yoksa ama başka kalemlerde bol keseden harcama varsa, sorun kaynak değil; önceliktir.
İronik olan şu:
Enflasyonun sebebi hep dışarıda.
Ama çözüm nedense içeride bulunamıyor.
Savaş suçlu.
Pandemi suçlu.
Kuraklık suçlu.
Ramazan suçlu.
Peki yönetim hiç mi sorumlu değil?
Enflasyon bir doğa olayı değildir.
Yağmur gibi yağmaz.
Don gibi düşmez.
Ramazan davulu gibi kendi kendine çalmaz.
Enflasyon; para politikasıdır.
Mali disiplindir.
Güvendir.
Öngörülebilirliktir.
Güven zedelenirse fiyatlar kaçar.
Belirsizlik artarsa etiketler sıçrar.
Kur istikrarsızsa raflar titrer.
Bunlar Ayşe teyzenin çeyrek altınıyla açıklanmaz.
Asıl ağır soru şudur:
Yarın gerçek bir tehlike kapıyı çalsa ve gerçekten büyük bir mali kaynak gerekse ne yapacağız?
“Bütçede para yok” diyerek savunma mı yapılır?
Kriz anında da mevsim mi suçlanır?
Devlet yönetmek, bahane üretmek değildir.
Devlet yönetmek, kriz gelmeden hazırlık yapmaktır.
25 yılın sonunda hâlâ dış faktörleri işaret etmek, artık savunma değil; itiraftır.
Bu kadar uzun süre iktidarda kalıp da her sorunu “başkasına” bağlamak, siyasetin en konforlu ama en zayıf pozisyonudur.
Sorumluluk kime ait?
Hava’ya mı?
Suya mı?
Toprağa mı?
Uçan sineğe mi?
Esen rüzgâra mı?
Gökteki bulutlara mı?
Yetki kimdeyse, hesap ondadır.
Toplum artık gerekçe duymak istemiyor.
Market fişi retorikten daha ikna edici.
Emekli maaşı sloganlardan daha gerçek.
Ve şu gerçek değişmiyor:
Ekonomi açıklamayla değil, yönetimle düzelir.
Bahane çoğaldıkça güven azalır.
“Para yok” cümlesi büyüdükçe, soru büyür:
Bu ülkenin kaynakları gerçekten yok mu,
yoksa yanlış yerde mi? Herkes çıkıp dürüstçe mal beyanında bulunsun. Parayı kimlerin yok ettiği ortaya çıkar. Serveti lahana yaprağı gibi kat kat katlanlar hesap vermeli…
Necat KACAN
Eğitimci Araştırmacı Yazar