1. Anadolu’dan Balkanlara İlk Türk Yerleşmeleri (13. Yüzyıl)
Anadolu’dan Balkanlara Türk yerleşmeleri 1260’lı yıllara kadar uzanır. Kuzey Karadeniz üzerinden gelen bazı Türk toplulukları zamanla Hristiyanlığı kabul ederek Slav halkları arasında erimişlerdir.
Ancak Anadolu’dan gelen Müslüman Türkmenler, dinlerini ve kültürel kimliklerini korumayı başarmışlardır.
Bu ilk önemli yerleşme, 1261 yılında Moğol baskısından kaçarak Bizans topraklarına sığınan Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus ile gerçekleşmiştir.
1263 yılında Sarı Saltuk Baba önderliğinde yaklaşık 20 bin Türkmen, Bizans İmparatoru tarafından Kuzey Dobruca’ya yerleştirilmiştir. Başlangıçta Müslüman Altın Ordu emiri Nogay’ın himayesine giren bu topluluk, Baba-Saltuk (bugünkü Babadağ) ve çevresinde yeni yerleşimler kurmuştur.
2. Sarı Saltuk ve Balkanlarda İslam’ın İlk İzleri
1332 yılında bölgeden geçen İbn Battuta, Baba kasabasını “Türklerin oturduğu bir şehir” olarak tanımlar.
Nogay’ın ölümünden (1300) sonra bazı Türkmen grupları Anadolu’ya geri dönmüş, bir kısmı ise Hristiyanlığı kabul ederek yerli halkla kaynaşmıştır. Bu topluluklar zamanla Gagauzlar olarak anılmıştır. Dil araştırmaları, Gagauz Türkçesinin Anadolu lehçesi özellikleri taşıdığını ortaya koymaktadır.
Sarı Saltuk’un kişiliği etrafında oluşan menkıbeler, Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l-Hayır Rumi tarafından derlenen Saltukname adlı eserde toplanmıştır. Bu destanda Sarı Saltuk, Balkanları İslam’a açan bir gazi-veli olarak anlatılır. Rivayetlere göre Ahmet Yesevi’nin mürididir.
1484’te II. Bayezid, Bogdan Seferi sırasında Dobruca’ya gelmiş ve Sarı Saltuk’un kabri üzerine türbe yaptırmıştır. Bugün Romanya’da bulunan Babadağ’daki türbe, Türkiye Cumhuriyeti TİKA tarafından restore edilmiştir.
3. Rumeli’ye Geçiş: Çağ Değiştiren Karar
Rumeli’ye geçiş, Osmanlı tarihinde dönüm noktasıdır. Bu geçiş, yalnızca bir toprak kazanımı değil; bir imparatorluk vizyonunun başlangıcıdır.
Osmanlı Devleti’nin önünde iki seçenek vardı:
1. Anadolu’ya Dönüş
Türk beylikleriyle mücadele ederek Anadolu birliğini sağlamaya çalışmak. Bu durumda Osmanlı ya küçük bir beylik olarak kalacak ya da kısa sürede tarih sahnesinden silinecekti.
2. Rumeli’ye Geçiş
Avrupa’ya açılmak, Balkanlar üzerinden büyümek ve imparatorluk yoluna girmek.
Osmanlı ikinci yolu seçti. Bu karar, tarihin akışını değiştirdi.
4. Çimpe Kalesi’nin Fethi (1352)
1352 yılında Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Çimpe (Çimbi) Kalesi’ni fethederek Rumeli’de kalıcı bir üs elde etmiştir.
Bu fetih öncesinde küçük akıncı birlikleri Balkanlara geçmekteydi; ancak kalıcı hâkimiyet bu tarihle başlamıştır.
Bu olay, Osmanlı’nın Avrupa’daki sürekli varlığının başlangıcıdır. Rumeli’de ilk ezan bu fetihle okunmuş ve Osmanlı’nın imparatorluk yürüyüşü fiilen başlamıştır.
5. Balkan Fütuhatının Genişlemesi
Rumeli’ye geçişten sonra fetihler hızlanmıştır:
1390: Filibe’nin alınışı
1393: Tırnova’nın fethi
1396: Niğbolu Zaferi
Yıldırım Bayezid döneminde Balkanlar büyük ölçüde Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.
Bulgar toprakları 1396’dan 1878’e kadar yaklaşık 482 yıl Osmanlı idaresinde kalmıştır.
6. Bulgaristan’ın Modern Dönemi ve Türk Azınlık
1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası Bulgar Prensliği kurulmuştur. 20. yüzyılda ülke:
I. ve II. Dünya Savaşlarında Almanya’ya,
II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet etkisine girmiştir.
1984–1989 yılları arasında Bulgaristan’daki Türk azınlığa yönelik ağır asimilasyon politikaları uygulanmıştır.
2004’te NATO’ya, 2007’de Avrupa Birliği’ne katılan Bulgaristan’da Türk azınlığın sorunları tamamen çözülebilmiş değildir.
7. Tarih Bilinci ve Genç Nesiller
Rumeli’ye geçiş, yalnızca bir askeri başarı değil; bir medeniyet yürüyüşüdür.
Bu büyük tarihi olay:
Filmlerle
Dizilerle
Belgesellerle
Tiyatro ve sanat eserleriyle
genç nesillere anlatılmalıdır.
Tarihi efsaneleştirmek yerine, arşiv belgeleri ve bilimsel çalışmalar ışığında, doğru ve güçlü bir tarih bilinci oluşturulmalıdır.
Rumeli’ye geçiş, Osmanlı’yı bir uç beyliğinden dünya imparatorluğuna taşıyan stratejik karardır. Balkanlar, Osmanlı için yalnızca fethedilen topraklar değil; devletin kurumsallaştığı, büyüdüğü ve güçlendiği ana coğrafyadır.
Bu tarihi doğru anlamak ve gelecek nesillere doğru aktarmak, tarih bilincimizin en önemli sorumluluklarından biridir.