Türkiye derin bir çöküşün eşiğinde değil, tam ortasında.
Ekonomiden adalete, eğitimden güvenliğe kadar her alanda bir çözülme yaşanıyor. Halkın sofrası küçülürken, gündem büyüyor; milletin gerçek derdi konuşulmasın diye her gün yeni bir sahne kuruluyor.
Yıllardır tezgâhlanan bu oyunun adı değişiyor ama senaryosu aynı: “Algı yönetimi.”
Bugün açlık sınırının altında yaşamaya çalışan milyonlar, çürük pazarlıklarla oyalanıyor.
Mutfakta yangın var, pazarda sefalet var, üretici perişan, sanayi nefes alamıyor ama ekranlarda hâlâ “çözüm süreci” denilen ihanet dönemi ısıtılıp servis ediliyor.
Bir ülke düşünün; F-35 programından dışlanmış, Mavi Vatan projesi İsrail-Mısır anlaşmalarıyla delik deşik edilmiş.
Hava sahası yabancı İHA’larla adeta kevgire dönmüş.
Döviz politikası yüzünden yatırımcı kaçıyor, işsizlik her eve giriyor.
Adalet, “mülakat” adı altında yandaş kayırmanın maskesi haline gelmiş.
Sokaklarımız kaçak göçmenlerle dolmuş, milletin kültürel dengesi sarsılmış.
Ama halk hâlâ bu tabloyu konuşmuyor, konuşturulmuyor.
Çünkü artık sadece algımız değil, tepkimiz de felç edildi.
Milletin öfkesi sönsün, vicdanı uyuşsun, refleksi kırılsın istiyorlar.
Televizyon ekranları, sosyal medya orduları, kiralık kalemler, halkın sinir uçlarını felç etmek için gece gündüz çalışıyor.
Artık vatandaşın sesi değil, algı merkezlerinin sesi duyuluyor.
Ekmek kuyruğunda bekleyen emekli, adaletsizliğe uğramış genç, üretimden koparılmış çiftçi, kendi derdini dile getiremez hale geldi.
Çünkü sistem, susanları ödüllendiriyor; konuşanları cezalandırıyor.
Ve birileri hâlâ, bu sessizlik ortamında “yeni bir çözüm süreci” pazarlığı yapmaya kalkıyor.
Oysa milletin çözmesi gereken tek mesele var:
Bu yıkıma neden susuyoruz?
Devletin bekası, milletin refahı, bayrağın onuru, toprağın bütünlüğü artık sadece lafta değil, tehlikenin tam ortasında.
Bir ülke düşünün, dış politikasında yönünü kaybetmiş; iç politikasında halkını susturmuş.
Böyle bir ortamda hiçbir reform, hiçbir vaat, hiçbir paket çözüm değildir.
Çözüm, halkın yeniden uyanması ve tepkisini geri kazanmasıdır.
Unutmayalım:
Tarihte hiçbir millet, sessiz kalarak kurtulmadı.
Türk milleti de kurtuluşunu, hiçbir zaman “bekleyerek” değil, harekete geçerek kazandı.
Bugün susan milyonlar, yarın kendi sessizliklerinin bedelini ödeyecek.
Artık mesele, “kimin konuştuğu” değil; kimin susturulduğu meselesidir.
Ve susan her vatandaş, bu düzenin ortağı haline gelir.
Halkın sesi kısmak isteyenlere karşı en büyük direniş, gerçeği haykırmaktır.
Çünkü Türk milleti, unutturulmak istenen hakikati hatırladığında, hiçbir algı duvarı onu tutamaz.
Ve o gün geldiğinde, felç olan tepkimiz yeniden damarlarında dolaşan milli bir refleks olarak dirilecektir.




