Ses dublajı çoğu zaman fark edilmez. Çünkü iyi yapıldığında göze batmaz; hissedilir. Oysa bir karakterin ruhu, bir sahnenin inandırıcılığı, bir cümlenin akılda kalıcılığı çoğu zaman sesten geçer. Görüntü sadece kapıyı aralar, içeri girmeni sağlayan sestir.
Bu eğitimi aldığımda farkettim ki;ses sadece çıkan bir tını değil, bedenden ve duygudan geçen bir yol. Nefesin nerede başlayıp nerede bittiğini, bir kelimenin neden orada yükselmesi ya da susması gerektiğini öğreniyorsun. Aynı metni defalarca okuyorsun ama her seferinde başka bir duyguya temas ediyorsun. İşte o an, dublajın bir “okuma” değil, bir hissetme işi olduğunu anlıyorsun.
Sesin tınısı, kelimelerin anlatamadığını anlatıyor. Vurgu, anlamın yönünü değiştiriyor. Bir cümleyi teknik olarak doğru söylemek yetmiyor; ona ruh üflemen gerekiyor. Eğitim sürecinde aynaya bakmadan, yüzünü görmeden, sadece sesinle var olmayı öğrenmek çok çarpıcı bir deneyim. Çünkü kamera yokken bile duygu görünür hale geliyor.
Kamera arkasının önemi de tam burada ortaya çıkıyor. Mikrofonun konumu, sesin temizliği, yönetmenin yönlendirmesi, metnin ritmi… Hepsi bir araya gelmeden o etki doğmuyor. Kamera önünde gördüğümüz her sahnenin arkasında, görünmeyen ama hissedilen bir emek var. Bu eğitimi aldıktan sonra izlediğim her sahnede artık sadece oyuncuyu değil, sesin arkasındaki emeği de duyuyorum.
Bazen bir bakıştan daha güçlü olan şey sestir. Ve bazen, bir hikayeyi ayakta tutan şey görüntü değil, doğru yerde gelen tek bir kelimedir.
Bir sahneyi izlemek başka, onu sesinle inşa etmeyi öğrenmek bambaşka bir eşik; o eşiği geçince, artık hiçbir sesi eskisi gibi duyamıyorsun.
Leyla SEHER