16012,85%1,27
43,99% 0,09
51,05% -0,28
7166,42% -1,25
11873,13% -0,94
Dün sabah internette dolaşırken karşıma kısa ama tokat gibi bir cümle çıktı:
“Savaşı zengin çıkarır, fakirler ölür. Fakirler de ne için öldüğünü bilmez.”
Kısa, sert ve rahatsız edici. Ama insanın aklına şu soruyu getiriyor: Gerçekten böyle mi?
Tarihe şöyle bir göz gezdirdiğinizde bu sözün hiç de yabana atılacak bir tarafı olmadığını görüyorsunuz. Savaş kararları genellikle saraylarda, başkentlerde, büyük toplantı salonlarında alınır. Kravatlı adamlar haritaların başında konuşur. Kalemler hareket eder, sınırlar çizilir, planlar yapılır.
Sonra o kararlar bir şekilde mahallelere iner.
Bir annenin kapısını asker çağrı kâğıdı çalar. Bir babanın cebine sefer emri konur. Henüz hayatı yeni tanımaya başlamış gençler otobüslere bindirilir. Ve o gençlerin çoğu, birkaç ay önce hayaller kuruyordu.
Birinin dükkân açma planı vardı.
Birinin evlenme hayali.
Birinin üniversite hayali.
Ama savaş, hayalleri pek sevmez.
Tarihin büyük savaşlarına bakın.
Ölenlerin çoğu kim?
Fakirler.
İşçiler.
Köylüler.
Mahalle aralarında büyüyen gençler.
Karar verenler ise çoğu zaman cephe görmez.
Birisi güvenli bir odada strateji konuşur.
Birisi televizyonda sert açıklamalar yapar.
Birisi kürsüden “onur”, “gurur”, “büyük dava” diye bağırır.
Ama kurşun, kürsüde konuşanları pek bulmaz.
Kurşun genelde siperdekini bulur.
Yani cebinde annesinin fotoğrafı olan askeri.
Savaşın sadece tankı, topu, füzesi yoktur.
Bir de görünmeyen silahı vardır:
Propaganda.
İnsanlara önce bir hikâye anlatılır.
“Düşman kapıda.”
“Vatan tehlikede.”
“Onurumuz saldırı altında.”
Elbette bazı savaşlar gerçekten savunma için yapılır. Tarih bunun örnekleriyle dolu. İnsanlar bazen özgürlüklerini korumak için savaşmak zorunda kalır.
Ama bazı savaşlarda hikâye ile gerçek arasında büyük bir mesafe vardır.
Ve o mesafeyi dolduran şey çoğu zaman algıdır.
İnsanlara bir amaç verilir. Bir slogan verilir. Bir düşman gösterilir.
Sonra kalabalıklar harekete geçer.
Ama çoğu zaman o kalabalığın içinde kimse şu soruyu sormaz:
“Gerçekten neden savaşıyoruz?”
Bir askeri mezarlığa gittiğinizde dikkat edin.
Taşların üzerinde yazan yaşlar genelde aynıdır.
19
21
23
Hayatın daha yeni başladığı yaşlar.
O mezar taşlarında yazmayan şey ise şudur:
O gençlerin çoğu, savaş kararını veren insanların dünyasına hiç girmemiştir.
Onlar lüks toplantı salonlarını görmemiştir.
Onlar uluslararası çıkar hesaplarını bilmez.
Onlar sadece çağrıldıkları için gitmiştir.
Belki de bu yüzden o söz bu kadar güçlü:
“Savaşı zengin çıkarır, fakirler ölür.”
Bu söz biraz acımasızdır.
Ama bazen gerçekler de acımasızdır.
Çünkü güç oyunlarının olduğu bir dünyada, bedeli çoğu zaman gücü olmayanlar öder.
Krizi halk yaşar.
Enflasyonu halk yaşar.
Savaşı da halk yaşar.
Ama savaşın en ağır faturası hep aynı kapıya gider:
Sıradan insanların kapısına.
Bugün dünyaya baktığımızda hâlâ yeni gerilimler, yeni krizler ve yeni savaş ihtimalleri konuşuluyor.
Her ülke kendi haklılığını anlatıyor.
Her lider kendi hikâyesini kuruyor.
Ama mezarlıklar tek bir şey söylüyor:
Savaşın dili farklı olabilir,
Ama sonucu hep aynıdır.
Sessizlik.
Ve belki de insanlığın kendine sorması gereken asıl soru şudur:
Savaş gerçekten kaçınılmaz mı,
yoksa bazıları için hâlâ çok kârlı bir iş mi?