17132,20%0,11
43,72% 0,19
51,92% -0,02
7075,01% 2,56
11673,05% -0,41
Yalan Saklanmadı, Pazarlanıldı
Bu ülkenin kısa tarihinde yalan hiçbir zaman tamamen gizlenmedi. Aksine, çoğu zaman ortadaydı. Sadece iyi anlatıldı, iyi paketlendi ve iyi pazarlandı. Gerçek ise zahmetliydi. Belge isterdi, sabır isterdi, emek isterdi. Üzerine düşünmek, araştırmak, sorgulamak gerekirdi. Yalan daha pratikti. Kısa cümlelerle kuruluyor, duygulara hitap ediyor, insanı yormadan ikna ediyordu. Biz de çoğu zaman zahmetli olanı değil, hızlı olanı seçtik.
Gerçek insanı rahatsız eder. Uykusunu kaçırır. Yüzleşmeyi zorunlu kılar. Sorumluluk yükler. “Ben ne yaptım?” sorusunu sordurur. Yalan ise rahatlatır. Suçu dağıtır, sorumluluğu belirsizleştirir. Kimseyi doğrudan hedef almaz gibi görünür. Bu yüzden daha az tepki çeker. Bu ülkede yalanın sevilmesinin nedeni tam da buydu: Kimseyi açık açık suçlamadığı için herkese konfor alanı sağladı. Gerçek ise birilerini rahatsız ettiği için hep mesafeli karşılandı.
Zamanla doğru olmak yetmez oldu. Doğru görünmek yeterli sayıldı. Ne olduğunuzdan çok, nasıl anlatıldığınız önem kazandı. İmaj, içeriğin önüne geçti. Yalan tekrar edildikçe güç kazandı. Aynı cümleler farklı ekranlarda, farklı ağızlardan, aynı tonla söylendikçe “doğru” hissi üretmeye başladı. Gerçek ise çoğu zaman sessiz kaldı. Savunulmadı, desteklenmedi, tekrar edilmedi. Sustukça zayıfladı.
Bir noktadan sonra insanlar gerçeği araştırmak yerine kendilerine mantıklı geleni kabul etmeye başladı. “Doğru mu bilmiyorum ama kulağa mantıklı geliyor” cümlesi sıradanlaştı. İşte yalanın asıl zaferi burada başladı. Çünkü mantıkla değil, alışkanlıkla ve tekrarın gücüyle beslendi.
Yalanın en büyük avantajı kalabalıktı. Aynı anda birçok kişi tarafından söylenmesi ona meşruiyet hissi kazandırdı. Kalabalık yalanlar, yalnız kalan gerçekleri bastırdı. Sorgulayanlar yoruldu, dışlandı, hatta şüpheli ilan edildi. İnananlar ise rahat etti. Uyumlu olmak, soru sormamaktan geçti. Şüphe, bir erdem olmaktan çıkıp riskli bir tavra dönüştü.
Zamanla yalan sadece sözde kalmadı; sistemin parçası haline geldi. Yanlışlar ustaca anlatılarak meşrulaştırıldı. Hatalar süslenerek başarı gibi sunuldu. Başarısızlıklar hep başka birine yüklendi. Dil değişti, kavramlar yer değiştirdi. Ve bütün bu sürece “iletişim” denildi. Oysa iletişim, gerçeği aktarmak yerine algıyı yönetmenin aracı haline gelmişti.
Gerçek ise tamamen yok olmadı. Bir köşede, cesaret bulmayı bekliyor. Konuşacak, yazacak, bedel ödemeyi göze alacak insanları bekliyor. Çünkü gerçek ağırdır ama dayanıklıdır. Yalan hızlıdır ama kırılgandır.
Bu ülkenin kısa tarihinde yalan çok şey kazandı: Alkış, güç, destek, hatta geçici zaferler. Ama hep aynı şeyi kaybetti: Güven. Güven bir kez sarsıldığında, en güçlü anlatı bile uzun süre ayakta kalamaz. Algı bir yere kadar taşır. Sonrası boşluktur. Ve o boşlukta eninde sonunda gerçek yeniden sesini bulur.