16407,98%-1,86
43,54% 0,04
51,46% 0,15
6817,22% -1,32
11644,36% -3,02
Cemil Meriç bu cümleyi kurarken romantik bir yalnızlıktan söz etmiyordu. Bu toprakların aydınına biçilen kaderi tarif ediyordu. Çünkü bu ülkede düşünmek, çoğu zaman yerinden yurdundan edilmek gibidir. Fiziken değilse bile zihnen sürgün yemektir.
Aydın dediğin, kalabalığın hoşuna giden cümleleri kurmaz. Alkış toplamak için konuşmaz. Rahatsız eder. Soru sorar. Ezberi bozar. İşte tam da bu yüzden sevilmez. Çünkü bu ülkede soru, cevap kadar makbul değildir.
Kalabalıklar konfor ister. Sessizlik ister. Düşünmeyen bir huzur ister. Aydın ise huzuru bozar. Işığı yakar. Tozu gösterir. Kimsenin bakmak istemediği yere işaret eder. Sonra da ‘fazla konuşuyor’ diye yaftalanır.
Bugün hâlâ değişen bir şey yok. Düşünen ya ‘elitist’ diye damgalanır ya da ‘halktan kopuk’ ilan edilir. Oysa mesele halktan kopmak değil, halk adına yalan söylememektir. Gerçeği süsleyip pazarlamamak, çürümeyi normalleştirmemektir.
Bu ülkede sürgün sadece coğrafyayla ölçülmez. Ekranlardan uzak tutulursun, kürsülerden indirilirsin, cümlelerin çarpıtılır. En acısı da şudur: Anlaşılmamaya alışırsın.
Cemil Meriç’i yıllar sonra sevdik. Hayattayken değil. Çünkü biz, yaşayan aydını değil; susmuş olanı, ölmüş olanı, tehlikesi kalmamışı severiz. Yaşayan düşünce risklidir. Ölü fikir ise süs.
O yüzden bu ülkede aydın olmak hâlâ sürgünde yaşamaktır. Kalabalığın içinde ama yalnız. Herkesin dilinde ama kimsenin gerçekten duymadığı.
Ve belki de asıl onur tam buradadır: Sürgünde de olsa düşünmeye devam edebilmek.