17132,20%0,11
43,72% 0,19
51,92% -0,02
7075,01% 2,56
11673,05% -0,41
Bahtiyar Vahabzade, kelimeleri yan yana dizen bir edebiyatçı değildi yalnızca. O, parçalanmış bir coğrafyanın sızısını mısralara emanet eden bir hafıza ustasıydı. Onun kalemi mürekkep değil, millet bilinci taşırdı.
Bir ülkeyi işgal edebilirsiniz.
Toprağı bölebilirsiniz.
Sınırlar çizebilirsiniz.
Ama dili susturamazsınız.
Vahabzade bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden şiiri romantik bir süs değil, kimlik savunması olarak gördü. “Ana dili” onun için bir iletişim aracı değil, varoluş meselesiydi. Çünkü dil giderse, millet susar. Millet susarsa tarih konuşamaz.
1959’da yazdığı “Gülistan” şiiriyle aslında sadece bir eser ortaya koymadı; bölünmüş Azerbaycan’ın kalp atışını duyurdu. O şiir, Sovyet duvarlarına çarpan bir çığlıktı. Susturulmak istendi. Baskılar gördü. Ama bazı kalemler kırılmaz; kırılınca daha keskin olur.
Vahabzade işte o kalemlerdendi.
Uzun yıllar üniversite kürsüsünde gençlere ders verirken, aslında onlara sadece edebiyat öğretmiyordu. Onlara dik durmayı, hafızayı diri tutmayı, kimlikten utanmamayı öğretiyordu. Milletvekilliği yaptığı yıllarda bile şair kimliğini hiç bırakmadı. Çünkü o makam için yazmadı; millet için yazdı.
Onun şiirlerinde üç şey hep yan yana durur:
Vatan. Dil. Vicdan.
Bu üçü ayrıldığında toplum çözülür. O yüzden eserleri sadece estetik değil, ahlaki bir çağrıdır. Okuyanı rahatsız eder. Çünkü gerçek rahatsız eder. Çünkü hakikat konfor sevmez.
Bugün hâlâ onun dizeleri okunuyorsa sebebi teknik ustalığı değil, samimiyetidir. Milletini seven bir adamın sesi zamana dirençlidir. Çünkü sahici olan geçmez.
Bahtiyar Vahabzade bize şunu hatırlatıyor:
Bir milletin en güçlü silahı tankı değil, şairidir.
Ruhu şad olsun.
Onun kelimeleri hâlâ yaşıyor.