17132,20%0,11
43,72% 0,19
51,92% -0,02
7075,01% 2,56
11673,05% -0,41
Hep büyük anlar aradık.
Bir milat olsun istedik. Bir tarih, bir manşet, bir gece yarısı kararı…
“Ne zaman bu hale geldik?” diye sorduk durduk.
Ama o gün hiç gelmedi.
Çünkü her şey küçük adımlarla oldu.
Bir gün sustuk.
Bir gün görmezden geldik.
Bir gün “bana dokunmuyor” dedik.
Bir gün geri döndük.
Bir gün eğildik.
Sonra her gün bir öncekini normal saydık.
İnsan zihni böyledir; felaket bir anda olursa ürker, direnç gösterir. Ama yavaş yavaş gelirse alışır. Biz de alıştık. Tepki vermeyeceğimiz doza kadar artırıldı her şey. Sesimizi kısmayı öğrendik, sonra o sessizliği karakter sandık.
Oysa büyük kırılma dediğimiz şey, aslında küçük vazgeçişlerin toplamıdır.
Bu ülkenin en büyük trajedisi şu: Kimse kendini kötü sanmıyor.
Herkes haklı.
Herkes mecbur.
Herkes şartların kurbanı.
Kimse “ben yanlış yaptım” demiyor. Çünkü herkes kendi hikâyesinin mağduru.
Ama ortada bir kötülük varsa, onu biri yapmıştır. Ve o biri hep başkası olamaz. Kötülük bazen aktif bir saldırı değildir; bazen sadece susmaktır. Bazen “boş ver” demektir. Bazen sırf düzen bozulmasın diye eğilmektir.
İnsanlar belki kötülük üretmedi ama kötülüğe alan açtı.
En tehlikeli kötülük de budur zaten: Sessiz olanı.
Bağıran zalimden çok, susan kalabalık güç verir o düzene.
İnsan olmak zahmetlidir.
Bedava değildir.
Dik durmak yorar.
İtiraz etmek yalnızlaştırır.
Gitmek risklidir.
O yüzden çoğu insan kalmayı seçti.
Katlanmayı.
Uyum sağlamayı.
Çünkü sistemle kavga etmek, sistemin parçası olmaktan daha pahalıdır. Ama her seçimin bir bedeli vardır. Biz bedeli geleceğe erteledik. “Şimdi değil” dedik. “Zamanı değil” dedik. “Sırası değil” dedik.
Şimdi o fatura kabarık geliyor.
Ve kimse imzanın kendine ait olduğunu hatırlamak istemiyor.
Başta alışmak bir savunma mekanizmasıydı. Canımız yanmasın diye yaptık. Hayatta kalmak için. Çocuklarımız zarar görmesin diye. İşimiz gitmesin diye. Dışlanmayalım diye.
Ama zamanla bu savunma bizi bizden korumayı bıraktı; bizi bizden uzaklaştırdı.
Artık daha az şaşırıyoruz.
Daha az sinirleniyoruz.
Daha az umut ediyoruz.
Bir skandal duyduğumuzda omuz silkiyoruz. Bir haksızlık gördüğümüzde başımızı çeviriyoruz. Bir yalan ortaya çıktığında “zaten biliyorduk” diyoruz.
Bu sakinlik olgunluk değil.
Bu kabulleniş bilgelik değil.
Bu, yorgunluk.
Peki hâlâ bir seçenek var mı?
Var. Ama kolay değil.
Alışmamak.
Susmamak.
Geri dönmemek.
“Ben bunu kabul etmiyorum” diyebilmek.
Büyük devrimler büyük meydanlarda başlamaz bazen. Küçük bir cümleyle başlar. Küçük bir itirazla. Küçük bir “hayır”la.
Bu ülke bir günde bu hale gelmedi.
Bir günde de düzelmeyecek.
Ama insan kalmak, her gün yeniden verilen bir karardır. Konforla vicdan arasında yapılan bir tercihtir. Sessizlikle sorumluluk arasındaki o ince çizgide durabilmektir.
Belki de en devrimci şey budur:
Her şeye rağmen insan kalmak.