16585,73%-1,05
43,92% 0,12
51,91% 0,09
7434,92% 1,41
11883,52% 0,57
“Akıl akıldan üstündür” der atalar.
Bizim akıl ise Wi-Fi çekmeyince çalışmıyor.
Dünya tarihinin en bilgili çağında yaşıyoruz deniyor. Cebimizde kütüphane var. Bir tıkla ansiklopedi, bir kaydırmayla dünya gündemi. Ama gel gör ki bilgi arttıkça bilgelik azalmış gibi. Çünkü artık okumuyoruz, bakıyoruz. Düşünmüyoruz, tepki veriyoruz. Anlamıyoruz, yorum yapıyoruz.
Eskiden mahallede bir kişi bilgeydi. Şimdi herkes uzman.
Ekonomi yorumu yapan da biziz, jeopolitik analiz yapan da biziz, doktorluk yapan da biziz. Bir tek kendimize sıra gelince “Benlik bir şey yok” diyoruz.
Atasözü ne diyordu?
“İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.”
Biz iğneyi kaybettik, çuvaldızla birbirimizi dürtüyoruz.
Telefon akıllı. Ama onu kullanan ne kadar akıllı?
Günde ortalama kaç saat ekrana bakıyoruz?
Kaç saat aynaya bakıyoruz?
İkisi arasında ciddi bir karakter farkı var.
Bir gün Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
— Hocam, dünya neden bu kadar karışık?
Hoca cevap vermiş:
— Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor da ondan.
Bugün fıkrayı güncelleyelim:
Herkes paylaşım yapıyor, kimse okumuyor.
Bir haberi açmadan yorum yapanlar var.
Başlığı görüp öfkelenenler var.
Gerçeği araştırmadan infaz edenler var.
Eskiden “Söz gümüşse sükût altındır” derlerdi.
Şimdi sükût internet çekmeyince oluyor.
Algoritma ne gösterirse ona inanıyoruz.
Trend olan doğru, viral olan gerçek, çok paylaşılan hakikat sanılıyor. Oysa kalabalık olmak haklı olmak demek değildir. Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Gerçek çoğu zaman sessizdir.
Yalan ise megafonla gezer.
Eskiden itibar yıllarla kazanılırdı.
Şimdi 30 saniyelik video ile kiralanıyor.
Takipçi sayısı karakter ölçüsü oldu.
Mavi tik ahlak belgesi gibi taşınıyor.
Filtreli fotoğraflarla filtresiz hayatlar yaşıyoruz.
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derdik.
Şimdi komşunun internetine muhtacız.
Paylaşırken mutluyuz, yalnızken huzursuz.
Kalabalıklar içinde görünürüz ama içimizde ıssızlık var.
Telefonlarımız bizden daha düzenli.
Biz ise dağınık düşünceler, eksik empati ve düşük sabırla dolaşıyoruz.
Bir düşünün:
Son ne zaman uzun bir sohbet yaptınız?
Son ne zaman bir dostun gözünün içine bakarak dert dinlediniz?
Son ne zaman telefonu ters çevirip “Şimdi gerçek hayattayım” dediniz?
Teknoloji güncelleniyor.
Uygulamalar yenileniyor.
Versiyonlar artıyor.
Peki vicdan?
O hâlâ ilk sürüm.
Yama gelmemiş.
Güncelleme bekliyor.
Çocuklar artık sokakta değil, ekranda büyüyor.
Tartışmalar yüz yüze değil, yorum bölümünde yapılıyor.
Cesaret klavyede var, gerçek hayatta yok.
“Ne ekersen onu biçersin” der atalar.
Biz öfke ekiyoruz, linç biçiyoruz.
Gösteriş ekiyoruz, boşluk biçiyoruz.
Dijital çağın en büyük ironisi şu:
Bağlantı hiç bu kadar güçlü olmamıştı, bağ hiç bu kadar zayıf olmamıştı.
Eskiden aynaya bakınca yüzümüzü görürdük.
Şimdi ekrana bakınca egomuzu görüyoruz.
Sorun telefonların akıllı olması değil.
Sorun bizim düşünmeyi zahmetli bulmamız.
Belki de mesele teknoloji değil, tembellik.
Belki de problem cihazlar değil, karakter.
Akıllı telefonlar çağında yaşıyoruz.
Ama akıllı kalabilmek hâlâ bireysel bir tercih.
Gülüp geçelim mi?
Geçelim.
Ama şunu da unutmayalım:
Cebimizdeki cihaz şarj bitince kapanıyor.
Peki ya vicdanımız?
Onun bataryasını kim dolduracak?