ABD, Avrupa, Asya… Coğrafya değişiyor ama sorun aynı. Enflasyonla mücadele bitmedi, büyüme yavaş, gelir dağılımı bozuk. Merkez bankaları faiz–enflasyon dengesinde sıkışmış durumda.
Bir tarafta “sıkı para politikası” söylemi, diğer tarafta geçim sıkıntısı yaşayan geniş kitleler.
Küresel ekonomide artık rakamlar ile hayat arasında ciddi bir kopukluk var. Borsalar yükselirken sokak rahatlamıyor. Makro veriler “toparlanma” derken, mikro düzeyde insanlar tasarrufu değil, borcu konuşuyor.
2026’ya dair en büyük soru şu:
Ekonomiler mi toparlanacak, yoksa insanlar mı alışacak?
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde tablo daha sert. Enflasyon düşse bile hayat pahalı kalıyor. Çünkü fiyatlar geri gelmiyor, sadece daha yavaş artıyor. Bu durum, “ekonomik iyileşme” söyleminin halkta karşılık bulmamasına yol açıyor.
Dünya genelinde bir diğer dikkat çeken başlık ise gelir adaletsizliği. Servet belirli ellerde yoğunlaşırken, orta sınıf her geçen yıl biraz daha eriyor. Bu da sosyal ve siyasal gerilimleri besliyor.
Türkiye gibi ülkeler için küresel tablo daha da kritik. Küresel faiz politikaları, enerji fiyatları ve jeopolitik riskler doğrudan iç ekonomiyi etkiliyor. 2026, sadece ekonomik kararların değil, toplumsal sabrın da sınandığı bir yıl olacak gibi duruyor.
Sonuç net:
Dünya ekonomisi artık “krizden çıkış” döneminde değil.
Dünya ekonomisi, krizle yaşamayı öğrenmeye çalışıyor.
Ve bu öğrenme süreci, en çok dar ve sabit gelirli kesimleri yoruyor.