
Türkiye'de kuşaklar boyunca okullarda öğretilen ortak bir cümle vardı: "Türkiye, tarımda kendi kendine yeten nadir ülkelerden biridir." Bugün bu cümle, ders kitaplarından çok nostalji raflarında duruyor. Çünkü artık nohut, mercimek, hatta buğday gibi temel ürünlerde bile ithalat kapıları ardına kadar açık. Bu tablo, Türk tarımının yıllardır içinden çıkamadığı derin ve yapısal bir krizin açık göstergesi.
Çiftçi mutsuz, tüketici mutsuz. Tarlada kilosu 5 liraya satılan bir ürünün, market raflarında 40–50 liraya çıkması artık kimseyi şaşırtmıyor. Peki bu zincir nerede kopuyor? Neden üreten kazanamıyor, tüketen doyasıya alamıyor?
Uzmanlara göre bugün çiftçilik yapmak, planlı bir üretimden çok yüksek riskli bir kumara dönüşmüş durumda. Mazot, gübre, yem, ilaç ve tohum fiyatları sürekli artarken; ürün fiyatları aynı hızla yükselmiyor. Üstelik bu girdilerin büyük bölümü dövize endeksli. Kurda yaşanan en küçük dalgalanma, çiftçinin maliyetini bir anda katlıyor.
Sorunun bir diğer ayağı ise plansızlık. Hangi yıl hangi ürünün ne kadar ekileceğine dair öngörü olmayınca, bir yıl ürün bolluğu yaşanıyor ve fiyatlar çöküyor; ertesi yıl üretim azalıyor, bu kez ithalat devreye sokuluyor. Bu kısır döngü çiftçiyi üretimden soğuturken, tüketiciyi pahalı gıdaya mahkûm ediyor.
İklim krizi, tarım üzerindeki baskıyı her geçen yıl artırıyor. Kuraklık, düzensiz yağışlar ve ani hava olayları verimi düşürüyor. Buna karşın Türkiye'de su yönetimi hâlâ çağın gerisinde. Vahşi sulama yaygın, yeraltı suları hızla tükeniyor. Tarım, modern tekniklerle değil, eski alışkanlıklarla ayakta tutulmaya çalışılıyor.
Sosyal boyut ise en az ekonomik sorunlar kadar kritik. Tarımla uğraşan nüfusun yaşı giderek yükseliyor. Gençler köylerden uzaklaşıyor, şehirlerde başka bir hayat arıyor. Köyler boşalıyor, bilgi ve deneyim aktarımı kopuyor. Tarlada kalanlar ise yalnızlaşıyor.
Bu tabloya bir de aracı zinciri ekleniyor. Ürün tarlada ucuz, tezgahta pahalı. En çok kazanan ne üretici ne de tüketici; kazanan aradaki sistem.
Uzmanlar, tüm bu karamsar tabloya rağmen çözümün hâlâ mümkün olduğu görüşünde. Ancak bunun için köklü bir zihniyet değişimi şart.
Öncelikli adım olarak, ulusal tarım planlaması öneriliyor. Hangi bölgede hangi ürünün, ne kadar ve hangi amaçla üretileceği bilimsel verilerle belirlenmeli. Çiftçi, ne ektiğinde ne kazanacağını bilmeli.
Girdi maliyetlerinin düşürülmesi ise reformun bel kemiği olarak görülüyor:
Yerli imkânlarla gübre ve yem üretiminin artırılması
Mazot üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi
Çiftçiye öngörülebilir destek modelleri
Ayrıca modern sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, kuraklığa dayanıklı yerli tohumların desteklenmesi ve havza bazlı tarım uygulamalarının hayata geçirilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Uzmanlara göre tarımın geleceği, gençlerin yeniden tarlaya dönmesine bağlı. Bunun için tarım;
Sosyal güvencesi olan,
Teknolojiyi kullanan,
Saygın ve sürdürülebilir bir meslek haline getirilmeli.
Gençlere sadece kredi değil, umut verilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Tarım krizi yalnızca çiftçinin sorunu değil; gıda güvenliği, enflasyon, dış ticaret ve ulusal güvenlik meselesi. Bugün atılmayan adımların bedeli, yarın daha pahalı ekmek, daha kısıtlı sofralar ve toplumun tamamını etkileyen bir kriz olarak geri dönebilir.