"Kovulduğu yere gitmek ite mahsustur" sözü boşuna söylenmemiş. İçinde hem halkın zekâsı var hem de yüzyıllık bir gözlem. Ama bugün bu söz neredeyse geçersiz. Çünkü artık kovulmak ayıp değil, dönmemek aptallık sayılıyor. İnsanlar kapıdan atılıyor, ertesi gün camdan giriyor. Yetmiyor, bir de utanmadan "biz zaten gitmemiştik" diyor.
Bir yerde sana "istenmiyorsun" denmişse, o kapı artık kapanmıştır. Ama bu memlekette kapılar kapanmaz, sadece menteşesi gevşer. Kovulan, biraz bekler. Hava değişir, yönetici değişir, çıkar dengesi değişir… Sonra aynı yüz, aynı yaka kartıyla tekrar karşımıza çıkar.
Sorun şu: Onur artık bir değer değil, lüks. Karnını doyurmuyor, fatura ödemiyor, terfi getirmiyor. O yüzden ilk vazgeçilen şey oluyor. İnsanlar özgeçmişlerine üç sayfa başarı yazıyor ama bir satır "burada kovuldum, bir daha dönmedim" yazmıyor. Çünkü bu ülkede karakter, referans sayılmıyor.
Kovulduğu yere geri dönen insanın bahanesi hazırdır:
"Ne yapalım, ekmek parası."
Sanki herkes onursuzluğu hobi olsun diye seçiyor. Ama mesele sadece ekmek değil. Biraz da alışkanlık. Eğilip doğrulmayı, ses çıkarmamayı, kapıdan kovulunca beklemeyi öğrenmişiz. Bekle ki bir gün yine çağrılsın.
Bu düzen yüzsüzlüğü ödüllendiriyor. Kovulanın dönmesi garipsenmiyor, dönmeyen "enayi" yerine konuyor. Bir duruşu olan, "ben buraya bir daha adım atmam" diyen sistem dışına itiliyor. Geri dönen ise "uyumlu" sayılıyor.
İşin kötüsü, bunu yapanlar da utanmıyor. Çünkü utanmayı çoktan raflara kaldırdık. Talep yok, stok fazlası. Yüzsüzlük ise revaçta; her yerde satılıyor, taksitle bile alınıyor.
Kovulduğu yere dönmemek, kahramanlık değil. Asgari insanlık. Kendine saygının taban fiyatı. Ama bu ülkede taban fiyatlar hep deliniyor. İnsan önce kendini savunmayı bırakıyor, sonra başkasına anlatacak bir hikâyesi kalmıyor.
Belki de sorun şu: Biz kovulduğumuz yere değil, kendimize geri dönmeyi unuttuk.
Ve itler gibi davranıldığında, insan gibi kalmanın bedelini ödemeye cesaret edemiyoruz.