Menü Global Bakış
Tarih: 21.09.2026 13:01
Düzgün olmak kolay değil...!

Düzgün olmak kolay değil...!

Facebook Twitter Linked-in

Düzgün olmak kolay değil...!
Bu şehirde kazanan, bu topraklardan ekmek yiyen ve "elimi taşın altına koydum" diye yeri göğü inleten herkes, gerçekten "düzgün" olabilseydi; ne bu kırgınlıklar kalırdı ne de içimizi kemiren bu sitem...

Var mısınız maskeleri indirip acı gerçekleri konuşmaya?

Erzurum Bayraklar Turizm’in yeni konsept açılışındayız. Şehrimizin vekillerinden Mehmet Emin Öz kürsüde. Cümleleri kulaklarımda çınlıyor: "Bu şehrin insanı kendi öz toprağına yatırım yaptığında, yaşadığımız o keyfin ve gururun tarifi imkânsız."

Vekil Öz sonuna kadar haklı... Haklı da, ne hikmetse bizler "bu şehirde gücü elinde tutanlar, yön verenler" bu haklılığa hak verecek, o başarıyı alkışlayacak büyüklüğü ve basireti bir türlü gösteremiyoruz.

"Bu da ne demek şimdi?" diye soranlara içimi dökerek cevap vereyim: Bizim genlerimizde, özellikle de iş dünyamızda ne yazık ki tehlikeli bir hastalık var... Birbirimizin başarısını gözümüz götürmüyor. Takdir etmek yerine gölgelemeyi, gurur duymak yerine çelme takmayı seçiyoruz. İşimizi gücümüzü bıraktık, bununla besleniyoruz. 
Sonrası mı? 
Sonrasında en ustaca yaptığımız şey kalıyor geriye: Kendi dar dünyamıza çekilip çocukça küsmek... Kimse bir işin ucundan tutmuyor, tutanı da hevesle aşağı çekmekten geri durmuyor. Maksat, içerisinde besleyip büyüttüğü kibir atının sadece kendisini ön plana çıkarmasını istiyor. Ben ne dersen o zihniyeti...

İşte şehrimizin acı özeti tam olarak bu! 
Bir açılış yapılıyor ama konuyla doğrudan ilgili kurumun temsilcisi ortalarda yok. Davet mi edilmedi, yoksa gelmeyi kendine yediremedi mi? Bilemiyoruz. Sahnedeki görüntü bu; görünmeyen karanlık kısımlar zaten canımızı yakmaya yeter. O yüzden kamera arkası bizi pek fazla ilgilendirmiyor.

Yine de dün o açılışta Saim Özakalın ’ın iştiraki ve dik duruşu içime su serpti. Olması gereken, o makama ve başkanın şahsına yakışan tam da buydu. Katılımıyla hem bir iş insanı olarak kendi markasının hem de temsil ettiği kurumun vefa borcunu ödedi. Şehrimin her sektöründen oluşan bu değerlerini çok ama çok uzun bir süredir aynı çatı altında, yan yana görebilmek o kadar nadir bir mucize ki; dünün bende bıraktığı o tat, az kaldığını hissettiğim ömrümün sonuna kadar hafızamdan silinmeyecek.

Kimmiş bu şehrimin sokaklarında el ele kol kola yürüyenler diye baktığımda;

Selami Tan’ın misafirlerini ağırlarken gösterdiği o samimi zarafet, o içten letafet gözlerimi doldurdu. Burhanettin Gölleroğlu’nun o sıcacık sohbetini kaçıranlara ise sadece "İçten bir dostluğu kaybettiniz" diyebilmenin lüksünü yaşadım. Açılış konuşmalarını pürdikkat izleyen şehrimizin dinamiklerinden Murat Resuloğlu’nun ayaküstü anlattığı kıssalardan hissemize düşen payı almak ayrı bir kazançtı.

Siyasetin soğuk yüzünü, unvanların kibrini bir kenara bırakıp "Ben önce bu şehrin evladıyım, bu sokakların tozunu yuttum" anlayışıyla hareket eden; Erzurum’un dününü, bugününü ve yarınki umudunu yüreğinde taşıyan CHP Erzurum Kadın Kolları Başkanı Eda Atalay Hanımefendi’nin hiçbir ayrım gözetmeksizin davete icabet etmesi ve "Önce Erzurum" demesi, yaramıza merhem olan ve çoğu siyasetçide göremediğimiz çok kıymetli bir yaklaşımdı.

İnşaat sektöründe adından gururla bahsettiren, o özlem duyduğumuz has dadaşlığın kadirşinaslığını hayatının her anında hissettiren Temel Budak’ın dostluğuna şapka çıkarmamak bu şehre haksızlık olur. İmrendiğim ender şahsiyetlerden Yavuz Turan’ın beyefendiliği ise beni adeta maziye götürdü; "Nerede o eski Erzurum, nerede o adam gibi adamlar..." feryadının canlı bir timsaliydi. İdris Akdemir’in Erzurum sevdasına gelince... Bunu bilmeyenler bilsin: Bu sevda, ciğerin en derininden gelen amansız bir gönül sızısıdır. Bu ağır yükü taşıyamayacak olanların bu sevdaya düşmemeleri önemle tavsiye olunur!

Enes Bayrak’ın ev sahipliği ise adeta bir insanlık ve misafirperverlik dersiydi. Gelen her konukla göz göze gelmesi, onları dinlemesi, hatta kendi elleriyle ikramda bulunması "Şükürler olsun, aradığımız o samimi kalite hâlâ yaşıyor" dedirtti.

Giriş paragrafında anlatmak istediğim, içimi kavuran şey tam olarak buydu: Düzgün olabilmek... Bu şehirde kazandığını yine bu şehrin toprağına helaliyle gömebilmek, doğduğun yere vefa borcunu ödeyebilmek.

90’lı yılların ortalarıydı sanırım... Hafızam bazı ağır acılardan dolayı o tarihleri tam netleştiremiyor, bağışlayın. Kayakyolu girişinde ağabeyimin evinin balkonunda oturmuş çay içiyorduk. Tam karşımızdaki inşaatta birileri kalıp üzerinde son bağlantıları yapıyordu. Birazdan beton dökülecekti. Derken mikserler yanaştı, o ağır beton boşalmaya başladı. O an o manzarayı izlerken, az sonra yaşanacak felaketin yıllar boyu içimde geçmeyecek bir sızıya ve yaşanacak olan samimi bir gayretin gurur dolu bir şahitliğine dönüşeceğini nereden bilebilirdim ki? Çok geçmeden, o koca inşaat kalıbı olanca ağırlığıyla, büyük bir gürültüyle gözlerimizin önünde çökeyazdı; emekler, hayaller yerle bir oldu...

Gözlerinin önünde un ufak olan emeğin, dökülen alın terinin ve paramparça olan hayallerin o anki acısını kim tarif edebilir? O an hissettiklerimi, o çaresizliği can düşmanımın bile yaşamasını istemem. Olay yeri inşaat alanaına indiğimizde ise büyük bir hayal kırıklığı yaşayan ama bunu sadece ve sadece alnındaki kırışıklıklarda ifade eden birisini görmenin farklılığı karşılamıştı bizi.

Ama asıl kıyamet, asıl ibret neydi biliyor musunuz? 
O yıkıntının, o enkazın başında durup yüreğine akıttığını hissettiğimiz gözyaşları içinde "Yapacak bir şey yok, Allah’ın dediği olur" diyerek kaderine teslim olan o insanın; yıllar sonra geçenlerde açılışı yapılan o muazzam Kur’an Kursu binasının banisi İskender Düzgün olduğunu anlamaktı... 
İşte bu, insana imtihanın ve teslimiyetin ne olduğunu tokat gibi çarpmaya yeter de artar bile.

Hiç kimse kusura bakmasın; her anlamda "Düzgün" kalabilmenin, yıkıldığında bile bükülmemenin hiç kolay olmadığını en iyi bilenlerden biriyim. Bu işler nasiptir, yürek işidir. O gün inşaatı çöktüğünde kaderine isyan eden, sitem eden bir İskender Düzgün olsaydı; bugün o hayır eser ona nasip olmazdı. Tıpkı o gün, o ağır sınavın tam ortasında duran Ömer Düzgün de o ulu çınarın bir dalı olarak aynı kor ateşten geçti ve bugün hak ettiği yere tırnaklarıyla kazıyarak geldi. Bilinsin ki kimse o noktaya kolay ulaşmadı.

Ben bunu biliyorum ya, tıpkı nicelerini bildiğim gibi bu yaşanmışlık bana yeter...

Dün açılış boyunca zihnimden ne fırtınalar koptu bir bilseniz... Ama asıl arzuladığım, uzaktan dahi olsa görmeyi canıgönülden dilediğim, hasretiyle yandığım şeyi görememenin hüznü... İşte o sızı, benimle birlikte mezara kadar gidecek.

Dedim ya ... 
Bütün niyetinle, her söyleminle ve her şeye rağmen duruşunla tam anlamıyla "Düzgün" olabilmek öyle herkesin harcı değil...
 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —